Herkesin Kendi Doğruları Vardır
“Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir”
Sosyal bilimlerde tek doğru yoktur. Siyaset, psikoloji, hukuk, ekonomi, tarih, toplumsal ilişkiler gibi belli başlı konular, sosyal bilimler alanına girer. Saydığımız tüm başlıklar, farklı insanlar tarafından farklı farklı algılanır, bilinir. Zira herkes farklı kapasitedir ve farklı imkânlarla yetişir. Aldığı eğitim, çevresi, ekonomik – kültürel ortamları ayrıdır. Bunlar ve de daha başka koşullar, insan karakterine, düşüncesine etki eder ve onu biçimlendirir.
İnsanı ikna etmeye çalışmak, yapılacak en imkânsız şeylerden biridir. Ancak kendi kendine kanaat getirirse, ikna olur. Niyeti ikna olmak değilse, boşuna uğraşmamak gerekir. Hele hele karşıt görüşlü biri, onu ikna edemez; daha da bilenmesini sağlar.
Duayen gazeteciye 72. doğum gününde soruldu: “Tecrübeye inanır mısınız?” “Hayır” dedi yaşlı kurt. “İnanmam. Tecrübe sadece bir ayak bağıdır”. Devamla: “Gençlere bir önermeniz var mı?” diye soruldu. Tanınmış kişi yine “Hayır” dedi. “Hiç kimseye, hiçbir önermem yoktur”.
Duayen, ünlü gazeteci Fransa’da sosyoloji okudu. Yıllar boyu büyük bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Onun bu tespitleri beni oldukça etkiledi ve de tatmin etti. Ama durun, durun! Bu, sadece benim kendi düşüncem ve doğrum. Misal, bir başkası da çıkar der ki: “Gazeteci onca sene boşuna yaşamış. Hiç böyle konuşulur mu? Gençlere bir şeyler söylese idi bari”.
Fil hikâyesi de meşhurdur hani. Gözü bağlı insanlardan tuttukları şeyi tarif etmeleri istenmiş. O şey bir fil imiş. Gözleri bağlı olan herkes tuttuğu yeri tarif etmiş. Fili bütünüyle bilen çıkmamış.
Hayatta da öyledir. İlla gözünüzün fiziksel olarak bağlı olması da gerekmiyor. Çoğu insan bakan kördür. İstediklerini görür genellikle. İstemediklerini asla görmez. O mutludur kendi dünyasında. İnsanların büyük kısmı kendi kozaları içinde yaşarlar. Konfor alanından çıkmak istemezler. Bilgilenmek, genellikle rahatsız eder; huzur kaçırır.
Hoş, tek yanlı eserlerden bilgilenmek de işe yaramaz. Önemli olan mukayeseli bilgilenmektir. 7/24 Halk TV izleyenin, Gözcü Gazetesi okuyanın vay hâline! 7/24 Ahaber kanalı izleyenin, Türkiye Gazetesi okuyanın vay hâline! Gerçi tüm medya bir yerlere bağlı; o da ayrı bir konudur.
Ülke iki asırdır ağır kamplaşma altındadır. 1826 Yeniçeri ocağının kapatılmasından bu tarafa alırım ben meseleyi. Dönemin padişahı II. Mahmud büyük yenilikçi akım başlattı o tarihte. Bugün 2026, tam iki asırdır çalkantılı ve üzerinde asla uzlaşı bulunmayan bir süreçtir gidiyor…
Ben bunu gelenekçi-yenilikçiler ile modernist-gericiler arasında geçen bir mücadele alanı olarak görürüm. Yani nedir? ‘Japonya modeli’ diyorum ben buna. Geleneklere bağlı kalarak yenilikçi olmak. Bir de şu var tabii: Görünürde moderndir ama üretimde, çalışmada gericidir. Buna en iyi örnek de Yunanistan’dır. Veya Türkiye’nin geçirdiği köhne dönemdir ki bu, 1938-2002 yılları arasını kapsar. Modernlik nedir? Bizde bunun adı Batı tarzı yaşamdır. Daha çok uyuşuk siesta hayat tarzı. Yiyeyim, içeyim, gezeyim, tozayım anlayışıdır. İş tarlayı sürmeye, ineği sağmaya, fabrikada çalışmaya gelince hemen tornistan yapmaktır. Ama durun, durun! Bu sadece benim kendi düşüncem ve doğrum. No panik! Kimseyi ikna etmeye asla çalışmam.
Demem o ki hayat zor zanaat be usta! Bunu bir de insanlarla takışarak ağırlaştırmayın! Herkes bildiği ve anladığı kadarıyla…