Tehlike Altındaki Diller ve Geleceğin Arkeolojisi

İnsanlığın sessizleşen hafızası: Tehlike altındaki diller ve geleceğin arkeolojisi (Fotoğraf: flowshan, Pixabay)
İnsanlığın sessizleşen hafızası: Tehlike altındaki diller ve geleceğin arkeolojisi (Fotoğraf: flowshan, Pixabay)

Prof. Nicholas Evans’a göre dünyayı birkaç yaygın dil üzerinden anlamaya çalışmak büyük bir yanılgı. Çünkü her dil, insan olmanın düşündüğümüzden çok daha farklı yollarını barındırıyor. Peki, hangi diller tehlike altında?

Bugün arkeologlar taşlara, kil tabletlere ve antik yazıtlara bakarak artık konuşulmayan toplumların dünyasını yeniden kurmaya çalışıyor. Ancak geleceğin araştırmacıları bizim kadar şanslı olmayabilir. Çünkü günümüzde yok olan bir dilin arkasında her zaman yazılı bir arşiv bulunmuyor. Son konuşanıyla birlikte yalnızca sesler değil; o dilin taşıdığı sözlü tarih, yerel ekoloji bilgisi ve kültürel hafıza da tamamen kayboluyor. Bir dil öldüğünde yalnızca bir iletişim sistemi ortadan kalkmıyor; insanlığın dünyayı tarif etme, anlamlandırma ve algılama biçimlerinden biri de sonsuza dek sessizliğe bürünüyor.

(Fotoğraf: The Digital Artist, Pixabay)
(Fotoğraf: The Digital Artist, Pixabay)

Dil Çeşitliliği: Altın Çağından Günümüzün Tablosuna

Tarihsel verilere göre, MÖ 1000 ile MS 1000 yılları arasında dünya genelinde 30 bin ila 75 bin arasında lisanın konuşulduğu tahmin ediliyor. Dil çeşitliliğinin “altın çağı” olarak adlandırılan o dönemden bugüne tablo dramatik bir şekilde değişti. Günümüzde dünya genelinde konuşulan yaklaşık 7 bin dilin yüzde 40’ı farklı düzeylerde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) verileri; ekonomik baskılar, kentleşme, zorunlu göçler, tektipleştirici eğitim politikaları ve küresel ölçekte baskın dillerin yaygınlaşmasının, yerel dillerin yeni kuşaklara aktarılmasını engellediğini gösteriyor.

Avustralya Ulusal Üniversitesinden (ANU) Dil Bilimi Profesörü Nicholas Evans, dünyayı yalnızca yaygın konuşulan birkaç dil üzerinden anlamaya çalışmanın büyük bir yanılgı olduğunu ifade ediyor. Evans’a göre, dünyadaki tüm dillere bütünsel olarak bakıldığında, “insan olmanın düşündüğümüzden çok daha fazla yolu” olduğu görülüyor. Örneğin, Güneydoğu Asya’daki bazı yerli toplulukların dillerinde kokuları tanımlamak için son derece gelişmiş bir sözcük dağarcığı bulunuyor. Böylece bu toplulukların koku hafızasının Batılı toplumlara kıyasla çok daha gelişmiş olduğu araştırmalarla kanıtlanıyor. Benzer şekilde, Romanların yazılı tarihleri bulunmamasına rağmen, kökenleri dil incelemeleri sayesinde Kuzeybatı Hindistan’a kadar izlenebiliyor. Bu da dillerin toplumların göç yollarını ve tarihlerini aydınlatmada ne kadar kritik birer anahtar olduğunu kanıtlıyor.

(Fotoğraf: RGY23 Pixabay)
(Fotoğraf: RGY23 Pixabay)

Geçmişin Kayıp Dilleri ve Çözülemeyen Sırlar

İnsanlık Latince, Sanskritçe ve Antik Yunanca gibi klasik dillerin geniş yazılı mirasları sayesinde tarih, felsefe, hukuk ve bilim çalışmalarının temel kaynaklarına ulaşabiliyor. Sümerce ve Hititçe gibi artık konuşulmayan dillerin çözümlenebilmiş olması, Mezopotamya ve Anadolu’nun geçmişini aydınlatıyor. Ancak geçmişten kalan her yazı sistemi aynı ölçüde şanslı değil. Girit’teki Minos uygarlığına ait Linear A yazısı, önemli bölümü hâlâ çözülememiş gizemlerden biri olarak duruyor. Bir toplumun dili ile yazılı mirası arasındaki bağ koptuğunda, gelecekte o toplumun bıraktığı izlerin anlaşılması neredeyse imkansız hale geliyor.

Bugün tehlike altında olan dillerin, geçmişin kayıp dillerinden en büyük farkı ise son konuşurlarının hâlâ hayatta olması. Bu durum, araştırmacılara bu dillerin sesini, sözcüklerini ve dilbilgisini kaybolmadan önce kayda geçirme fırsatı tanıyor.

(Fotoğraf: PublicDomainPicture, Pixabay)

Son Konuşur Öldü Ama Dil Yaşıyor: Manks Örneği

Bir dilin son ana dili konuşurunun hayatını kaybetmesi, o dilin mutlaka tamamen yok olacağı anlamına gelmiyor. Londra Üniversitesi bünyesinde tehlike altındaki diller üzerine çalışmalar yürüten dil bilimci Prof. Julia Sallabank, Man Adası’nda konuşulan Manks dilini buna en somut örnek olarak gösteriyor. Manks dilinin son ana dili konuşuru 1974’te hayatını kaybetmişti. Ancak arşivlerdeki ses kayıtları, dil üzerine yapılan akademik çalışmalar ve yerel yönetimin kararlı desteği sayesinde Manks dili okullarda yeniden öğretilmeye başlandı. Bugün adada yüzlerce öğrenci eğitimini bu dille sürdürüyor ve yaklaşık 1500 kişi Manks dilini akıcı şekilde konuşabiliyor.

Dil bilimci Sallabank, çok dilliliğin bireyler ve toplumlar açısından büyük kazanımlar sağladığına dikkat çekiyor. Araştırmalar, çok dilli eğitimin çocukların okul başarısını desteklediğini ve ileri yaşlarda demans (bunama) belirtilerinin ortaya çıkmasını geciktirebildiğini gösteriyor. Sallabank’a göre dünya genelinde tek dillilik bir istisna, çok dillilik ise yaygın bir gerçeklik.

(Fotoğraf: jyotipandalai Pixabay)

Yaşatmak İçin Belgelemek Yetmiyor, Günlük Yaşama Katmak Şart

Uzmanlara göre bir dili yaşatabilmek için yalnızca akademisyenlerin sözlük hazırlaması veya ses kayıtları oluşturması yeterli değil. Akademik belgeleme çalışmaları kritik bir ilk adım olsa da, asıl başarı yerel toplulukların ve hükümetlerin sürece dahil olmasıyla geliyor.

Dillerin “eski çağa ait” veya yalnızca geçmişe ait arkaik unsurlar olarak görülmesinin önüne geçilmesi gerekiyor. Bir dil, ancak günlük yaşamın bir parçası olduğunda yeniden güçlenebiliyor. Dillerin aile içinde çocuklara aktarılmasının teşvik edilmesi, eğitim programlarında yerel dillere alan açılması ve kamusal alanda görünür kılınması hayati önem taşıyor.

Bugün asıl soru yalnızca “Bir dil nasıl ölür?” değil, “Ölmekte olan bir dili hayattayken nasıl yaşatabiliriz?” olmalıdır. Çünkü bugün kayda alınmadan, belgelenmeden kaybolan bir dil; yarının araştırmacıları için insanlığın ortak hafızasında asla çözülemeyecek devasa ve karanlık bir boşluk bırakacaktır.

Kaynak:

University of Cambridge – Christopher Moseley
Western Sydney University – Nicholas Evans
Cambridge University Press & Assessment – Julia Sallabank

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.