Sonbahar
Sonbaharın bu ilk günlerinde hafif yağan yağmuru izlerken aklımda satırlara dökemediğim cümleler var. Bu yazımda sizinle biraz dertleşmek istiyorum sevgili okuyucu; tamamen değilse de kısmen içimi dökmek…
Son günlerde bazı haberler düşüyor önüme. Özellikle Instagram’da engelli sayfalarını takip ettiğim için, algoritma da bunlarla ilgili takip etmediğim fakat çok etkileşim almış haberleri önüme düşürüyor haliyle. Bunların bazıları güzel haberler… Başarı kazanmış down sendromlu bireyler, meslek sahibi otizmli bireyler, tekerlekli sandalye basketbolu ya da paralimpik oyunlar. Dans yarışması, sanat etkinlikleri, spor müsabakaları… Genetik hastalıkların tedavisiyle ilgili ilaç çalışmaları, medikal yenilikler…
Evet, güzel haberler yok değil. Fakat son günlerde istismar ve intihar ekseninde zor haberlere rastlıyorum… İzmir Urla’da 60 yaşında bir anne 19 yaşında zihinsel engelli ve aynı zamanda lösemi tedavisi gören oğlunu vurup ardından kendi canına kıydı. Haberi bilenleriniz biliyordur… Aynı haberi veren Instagram sayfasının diğer gönderilerine göz gezdirdiğimde, Amasya’da bir bakım evinde ölen otizmli Sinan’ın haberini gördüm!!
Bu nasıl bir vicdansızlık demeye kalmadan İstanbul’da bir bakım evinde ölen bir başka gencin haberi: Kaburgaları kırılan, aç bırakılan, sistematik işkenceye maruz kalan engelli gençler, bizim çocuklarımız!!!
Ne ara bu kadar acımasız hale geldi insan denen yaratık?! Nasıl böyle ileri gidebiliyor, rayından çıkabiliyor olaylar?! Bir anne ve oğul ekseninde soracak olursam: Nasıl yalnız bırakıldılar, nasıl yardımsız kaldılar da intihara kadar vardı hikayeleri??
Açıkçası bu soruların yanıtı bende yok…
Toplumsal kurallar, ceza yasaları ne kadar gelişmiş ya da kapsamlı olursa olsun, kötülük yapmayı karakter haline getirmiş birini veya bir grubu engellemeye yetmiyor maalesef. Ve bazen bu önüne geçilemez, kördüğüm haline gelen (nesiller süren) sorunlara neden oluyor.
Böyle zamanlarda aklıma tek bir çözüm geliyor: Alanımızı temiz tutmak… Muhtemelen daha önce de yazmışımdır: Dünyayı değiştiremeyiz. Sadece kendimizi değiştirebiliriz. İşe kendimizden başlarsak, her bir kişi olmasa da çoğunluk kendini değiştirmeyi görev bilinciyle ciddiye alırsa çevremiz de dâhil dünya zaten değişir… Kendimizdeki kusurları, yanlışları, hatta üstüne basarak belirtiyorum, günahları görmezden gelip (ya da en tehlikelisi haklı çıkarmaya çalışıp) başkalarını eleştirmeyi, başkalarından nefret etmeyi sürdürürsek, hatayı hep dışarıda, “diğerlerinde” aramaya çalışırsak, karmaşa ve kaos giderek büyür.
Çevremizdeki hastalıkları da görmezden gelmek ya da acımak aynı şekilde yanlış. Anlayıp yeteri ve gereği kadar destek olmak, önleyici tedbirleri araştırmak ve sorumluluk almak pek çoklarımız için yerine getirmesi zor meseleler. Hani meşhur bir laf vardır: Merhamet acımak değil acıtmamaktır…
Ömrümün sonbaharında bu cümleyi sık sık tekrar ederken buluyorum kendimi. Acımak, üstten bakmaktır. Empatiden yoksundur, hatta kibirlidir! Kimse kimseye acımamalıdır, aslına bakarsanız kimsenin kimseye acımayacağı bir sistem kurulabilmeliydi bu zamana kadar. İnsan onurunu ayaklar altına almadan herkesin eşit fırsatlara ve olanaklara sahip olabileceği bir hayatı inşa edebilmeliydi insanlık!
Artık çok geç deyip pesimist olmak istemiyorum. Fakat bazı eşikler aşıldı, orası da bir gerçek… Artık iyi insanlara düşen sorumluluk, süper kahraman kompleksine kapılmadan, alçakgönüllülükle çevresindeki yanlışları düzeltmek. Bir şeyi düzeltirken başka bir şeyi bozmamak, sakin ve dikkatli olmak… Tabii bunlar birer yetenek. Nasıl herkes dans edemez, şarkı söyleyemez, güzel yemek yapamaz, Everest’e tırmanmazsa, herkes nazik ve sakince yardımsever de olamaz.
En sade ve basit şekilde özetleyecek olursam: Minik ama kararlı adımlar atmak, büyük işler başarmaktan çok daha gerekli ve işe yarar bir yaklaşım sergilemek olur. Eğer siz de bu satırları sonuna kadar okuyanlardan biriyseniz, bana hak vermenizi değil kendi sonbaharınızı vicdanen rahat geçirmenizi istediğimi anlamışsınızdır…