Toprağın Sabrı, Çiftçinin Umudu

Bahar yine geldi…
Kırlarda çiçekler açtı, meyve ağaçları beyaza büründü, tarlalarda başaklar umutla boy verdi. Doğa, her yıl olduğu gibi bu yıl da cömertliğini sergiliyor. Ancak bu güzelliğin ardında, görünmeyen bir mücadele var: Üretici çiftçinin sessiz, sabırlı ve çoğu zaman karşılıksız kalan emeği.
Çiftçi için bahar yalnızca bir mevsim değildir, bir sınavın başlangıcıdır. Toprağa düşen her tohum, aslında bir umuttur. Ama bu umut, gökyüzüyle yapılan bir pazarlığa bağlıdır. Yağmur zamanında yağmalı, güneş yakmadan ısıtmalı, rüzgâr sert esmemelidir. Ve en önemlisi, dolu düşmemelidir. Çünkü bir gecede yağan dolu, bir yılın emeğini yok edebilir. Bu yüzden çiftçi, her sabah güne doğayla konuşarak başlar. Gökyüzüne bakar, içinden dua eder: “Yakmadan büyüt bizi.”
Toprağa düşen her tohumda alın teri vardır. O tohum filizlenirken, sadece bitki büyümez; aynı zamanda umut da büyür. Günler geçer, aylar ilerler. Tarlada yeşeren her başak, ağaçta olgunlaşan her meyve, bir emeğin karşılığıdır. Ama ne yazık ki bu karşılık, çoğu zaman sadece doğanın verdiğiyle sınırlı kalır.
Çünkü işin bir de görünmeyen yüzü vardır: Ekonomi.
Çiftçi üretime başlamadan önce büyük bir yükün altına girer. Mazot pahalıdır, gübre ateş pahasıdır; zirai ilaçlara ulaşmak her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Üretici, daha toprağa ilk adımı atmadan borçlanır. Ektiği tohumun büyümesi için sadece doğayla değil, aynı zamanda ekonomik şartlarla da mücadele eder.
Bugün ülkemizde üretici çiftçinin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de budur: Girdi maliyetleri her geçen gün artarken, ürün fiyatları aynı oranda yükselmez. Ortaya çıkan tablo ise acıdır. Tarlada çürüyen meyveler, dalında kalan sebzeler… Bir yanda üretici zarar ederken, diğer yanda tüketici yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalır. Bu çelişki, sistemin en büyük açmazlarından biridir.
Kısa ve net söylemek gerekirse:
Üreten kazanamazsa, üretim sürdürülemez.
Üretim olmazsa, hayat devam edemez.
Dünyanın birçok ülkesinde çiftçi desteklenir, korunur ve teşvik edilir. Çünkü tarımın sadece bir geçim kaynağı değil, aynı zamanda stratejik bir güç olduğu bilinir. Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak, ancak güçlü bir tarım politikasıyla mümkündür. Ancak ne yazık ki bizim ülkemizde üretici çoğu zaman yalnız bırakılmaktadır. Verilen destekler yetersiz kalmakta, çiftçi emeğinin karşılığını alamamaktadır.
Oysa bu topraklar bereketlidir.
Bu topraklar, tarih boyunca nice medeniyetleri beslemiş, nice hayatlara can vermiştir.
Ama bugün aynı topraklarda üretim yapan insanlar, geçim derdiyle mücadele etmektedir.
Çiftçinin yaşadığı sıkıntı sadece ekonomik değildir, aynı zamanda psikolojiktir. Her yıl yeniden umutla başlayan bir yolculuk, çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanmaktadır. Bu da üreticinin toprağa olan bağlılığını zayıflatmaktadır. Köyler boşalmakta, gençler tarımdan uzaklaşmaktadır. Çünkü artık üretmek, geçinmek için yeterli değildir.
Ve burada durup düşünmek gerekir: Bir ülke üretmeden nasıl ayakta kalır?
Toprak işlenmeden, hayat nasıl devam eder?
Çiftçi sadece kendi geçimini sağlamaz. O, bir ülkenin sofralarını donatır. Bir ekmeğin, bir meyvenin, bir sebzenin arkasında onun emeği vardır. Ama o emeğin değeri bilinmezse, bir gün o sofralar da eksik kalır.
Bugün yapılması gereken bellidir: Üreticiye gerçek destek verilmelidir.
Girdi maliyetleri düşürülmeli, ürünlerin pazarlanması adil hale getirilmelidir.
Çiftçi yalnız bırakılmamalı, emeğinin karşılığını almalıdır.
Çünkü çiftçi küserse, toprak susar.
Toprak susarsa, hayat durur.
Son söz olarak şunu unutmamak gerekir: Bu ülkenin geleceği, toprağına sahip çıkanların ellerindedir. Ve o eller, nasırlı ama umut dolu çiftçi elleridir.
“Onların emeğine sahip çıkmak, aslında kendi geleceğimize sahip çıkmaktır” derim bir üretici çiftçi olarak.