Bu Yazıyı Okumanızı Tavsiye Etmem
“Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?”
Necip Fazıl Kısakürek
Baştan söyleyeyim de günah benden gitsin; bu yazıda bahse konu edilecek bazı örnekler sizi rahatsız edecektir. Çünkü bilirim, bu çağda okuma alışkanlığını sürdüren kişiler rafine insanlardır ve hassas ruhlar kolay örselenir.
Benden uyarması…
…
Okuyorsanız, devam ediyoruz demektir. O zaman sorayım, Kolombiya Kravatı’nı duymuş muydunuz? Kolombiya Kravatı, mağdurun / kurbanın boğazının alt kısmının bıçakla delinerek, dilinin bu delikten çıkartılıp -bir kravat gibi- sarkıtılmasıyla oluşturulan bir mafya infaz biçimidir. 1940’lı yıllardan başlayarak, adından da anlaşılacağı gibi Kolombiya’dan, dünyaya yayılmıştır.
Peki ya Glasgow Gülümsemesi?
Bu da 1920’lerden itibaren İskoçya’nın Glasgow kentinde ortaya çıkan bir gözdağı yöntemi. Kurbanın ağzının iki kenarından yanaklarına doğru bıçakla yapılan çentik. Çehreye daimi bir gülümseme ifadesi yerleştirdiği için böyle adlandırılmış.
Kedi Piyanosu’ndan bahsetmeyeceğim, meraklısı araştırsın!
…
Orta Çağ Avrupa’sında kediler uğursuz sayılırdı. İnanışa göre kediler -özellikle siyah renkliler- şeytanın casusuydu. Ve bu nedenle yok edilmeleri gerekiyordu. Aziz John Günü gibi dini festivallerde çuvallara doldurulup yakılıyorlardı. 1730’larda Fransa’da büyük kedi katliamı denilen tarihî olay yaşandı. Avrupa tarihinde bu tür eylemlerle fare popülasyonu arttı; bu da vebanın yaygınlaşmasına ve kitlesel ölümlere yol açtı.
Sanırım, cadılıkla suçlanan çok sayıda kadının da kedisiyle birlikte yakılarak öldürüldüğünü duymuşsunuzdur.
…
19. yüzyıl İngiltere’sinde bir kadının evlenmeden önce makyajının, takma saç, takma kirpik ve takma dişinin olması, erkeğin kandırılarak evlenmesine delil olarak kabul ediliyor, boşanma sebebi olabiliyordu. İstisnai gerekçeler dışında boşanmak çok zordu; ayrıca mahkemelere servet akıtmak gerektiren pahalı bir işlemdi. Kadın zaten yasal olarak kocasının malıydı. Boşanma zorluğunu aşmanın yolunu arayan yoksul kocalar, çözümü karılarını satmakta buldular. Evet, yanlış okumadınız, birkaç şilin ve bazen birkaç fıçı biraya, boyunlarına yular taktıkları karılarını pazarda satarak mülkiyeti, külfeti devrettiler. Bu, ‘Wife selling’ adı verilen, 17. yüzyıldan başlayarak gelişen bir gelenekti. Görünüşte yasal değildi ama oldukça yaygındı. 1910’lu yıllara kadar sürdü.
…
Yazıyı çok uzatmamak için İngilizlerin başta Hindistan olmak üzere birçok sömürgesinde uyguladığı katliamlardan, kopardığı ellerden, Fransızların daha geçtiğimiz yüzyılda başta Cezayir olmak üzere birçok sömürgesinde işlediği soykırımlardan, kesilen insan kafalarından diktiği kulelerden bahsetmeyeceğim. Onların ‘geri kalmış’ diye adlandırarak arazilerini, madenlerini ve bedenlerini gasp ettiği toplumları söylememe de gerek yok.
Peki bunlar geçmişe ait kötü sayfalar mı? Kirli bir maziden temiz bir şimdiye geçtiklerinin, elimizde bir delili var mı? Kovboy, atından inip smokin giyince haydutluğa tövbe etti mi? Hiç de öyle görünmüyor. Gasp ve sömürü yöntemlerini güncelleyip çeşitlendirdiler sadece.
Kısacası, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!”
Bunca sözü şunları söylemek için sarf ettim, ‘Batı’ bizim pusulamız, rehberimiz, idealimiz, ufkumuz, yönümüz, hayalimiz, gerçeğimiz… olamaz.
…
“Aman canım bunları konuşmaya ne gerek var; bizim tarihimizde yok mu böyle şeyler” diyenler, efendilerinin ağzıyla konuşan sahibinin sesi kişilerdir. Bizim tarihimizde ne bir soykırım, ne böyle emperyalist bir yamyamlık anlayışı vardır.
“Bütün bunlar geçmişte kaldı; geçmiş geçmiştir” diyenler varsa, onlara yazar Hakan Günday’ın sözüyle cevap veriyorum: “Sizi kim uyuttuysa, onun rüyalarını görürsünüz.”
Açın gözünüzü ve sadece çevrenize bakın; kan ve yağma savaşı hız kesmeden devam ediyor.
Sinema (Propaganda) endüstrisini ve daha kolay insan öldürmeye ayarlanmış teknolojik üstünlükleri medeniyet sayamayız. Takım elbise giymek, kravat takmak da –giyim kuşam- medeni olmanın bir ölçütü değildir. Dikkat edin boynunuzdaki o kravat, Kolombiya Kravatı olmasın.
Propagandanın sarhoşluğuyla aşığı olduğumuz o dilberin -Batı’nın- nasıl çirkin ruhlu bir acuze, nasıl korkunç bir cadı, bir kepaze olduğunu görmek için makyajına, takma saç, kirpik ve dişlerine dikkatli bakmak yeterli; fazla söze gerek yok.
Kılavuzu ‘batı medeniyeti’ olanın burnunu… Pinokyo temsil etsin.
Bizim onlar gibi olmamız değil, kendimiz olmamız, kendimizi hatırlamamız gerek.
…
Nasreddin Hoca latifelerinde nakledilen bir kıssa şöyledir: “Bir uzun yolculuk esnasında Hoca kaybolmayayım diye beline bir kabak bağlamış; yoluna devam etmiş. Menzilin birinde bir muzip, usulca kabağı almış, kendi beline bağlamış. Ertesi gün beli kabak bağlı adamı önünde gören Hoca şaşalayarak, ‘Ben şu adamım, amma acaba kendim kimim?’ demiştir.
Evet, kendimizi hatırlıyor muyuz peki, biz kimiz?
Şairin sözüyle; Ardarda tüketip gece gündüzü, eklerim eklerim güne benzemez, yıllardır başımda bir garip yüzü, saklarım saklarım bana benzemez…
Şimdi beni sair kendisi sanmasın:))