“Huzur İsyandadır!”

Ben anamın iyi çocuğuyum, korkma
Nereye gitsem iki bilet; biri sana dönmek için
Hüsnü Arkan

Gündeme dair şeyler yazmamaya özen gösteririm genelde. Çünkü ülkemizde gündem, hepimiz biliriz ki anlık değişir. Gece yatarken yarına dair plan yapanlar sabaha neye uyanacaklarını kestiremezler. Ülkemizin sürprizlerle dolu olması, arif olanlar için hiç de sürpriz değildir. Bu öngörülemezlik bizi diri ve temkinli tutar; gerilim ve heyecan içinde yaşamak, hayatımızın olağan bir parçasıdır.

Güncel mevzular genellikle yarına devredilmez, çabuk unutulur. Sadece şu milenyumda yaşadıklarımız -askeri muhtıralar, ölüm kalım meselesi seçimler, ülkenin bekası endişesi içindeki bir yığın süreç, on beş temmuz, ekonomik darbeler, pandemi, deprem, günlerce gündemden düşmeyen kadın cinayetleri, faili meçhul kayıp kızlar…- kimin hatırında sahi?

Hayatı günlük tüketiyoruz, taze ekmek gibi… Yarın yeni bir gün ve gündem satın alıyoruz.

Gündeme dair şeyler yazmayı tercih etmem; isterim ki yazdıklarım zamansız olsun. Hangi tarihte okunursa okunsun, okuyana bir şeyler katsın, hissettirsin. Yeni ve taze kalsın.

Fakat bu günlerde yaşadıklarımız, ardı ardına patlak veren okul saldırıları, bütün serinkanlılığıma rağmen allak bullak olmama yol açtı. Canına kıyılan masum çocukların, sağ kalıp da ömür boyu travma yaşayacak çocukların görüntüleri gözlerimin önünden gitmiyor. Katilin, o bebek yüzlü çocuğun, bu kadar küçük bir yaşta, böyle acımasız bir caniye dönüşmesi de göz ardı edilemeyecek bir yara. Rakel Dink, kalleş bir suikast sonucu kaybettiği eşi Hrant Dink’in ardından şunları yazmıştı: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan, hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…”

Böyle büyük bir karanlığı, böyle büyük bir toplumsal meseleyi ne bir yazıya sığdırabilirim, ne de böyle büyük bir soruyu tek cevapla açıklayabilirim. O kadar çok bileşeni var ki problemin…

Nasreddin Hoca ibret verici kıssaların birinde, samanlıkta kaybettiği anahtarı, sokak lambasının altında aramaktadır. “Neden samanlıkta değil de burada arıyorsun?” diye soranlara şöyle cevap verir: “Çünkü burası daha aydınlık!”

Hoca bizleri ters köşe yaparak şunu anlatmaktadır: çözümü problemin kaynağından başka yerde aramak saçmalıktır. Fakat insanların birçoğu, kolayına gelen palyatif çözümlerle asıl meseleden uzaklaşır.

Evet, sorun nereden kaynaklanıyorsa, çözüm de oradadır!

Problemin birçok bileşeni var dedim. İşte onlardan biri, ama ana parçalardan biri:

Modern dünyada insan insandan uzaklaştı, dolayısıyla insanlıktan uzaklaştı.

Oysa insan yarasını insanla sarar, insanın sızısını insan alır. İnsan insanın aynasıdır; birbirimize bakarak kendimizi ayarlar, düzeltir, yön tayin ederiz.

Jean Paul Sartre “Cehennem (öteki) insandır.” dedi. Biz bunu düz anlamıyla aldık, muhatabımızı cehennem bildik ve hayatımızı cehennem kıldık. Kavramın düz anlamına mefhumu muhalifinden bakarak, cennetin de insan olduğunu anlamalıydık.

Modernite uğruna insanın, yani kendimizin hayli uzağına düştük. Doğulu ruhumuza batılı kafa giyindik. Kendimizi başkalarının -yabancıların- kelimeleriyle tanımladık. Modern dünyada artık herkes birbirini tekinsiz buluyor. Kimse kimsenin çocuğunun başını okşayamıyor, kimse yekdiğerinin sırtını sıvazlayamıyor. Oysa sevmek dokunmaktı. Artık birbirimize dokunamıyor, temas edemiyor, biçim veremiyoruz. Çünkü herkes, karşısındakinin potansiyel bir sapık olduğuna şartlandırılmış. Herkesin karşısındakinden kötülük beklediği ve bu yüzden hiçbir iyiliğin yeşermediği bir iklimdeyiz.

Artık ekranlar aracılığıyla yaşıyor, ekranlar aracılığıyla yakınlaşıyoruz (!)

Artık birbirimize ayna değiliz; birbirimize değil, ekranlara bakıyoruz.

İnsan olmaktan birey olmaya terfi(!) ettik.

Hayata ekran çeperlerinden bakmak aramızdaki mesafeyi çoğaltıyor.

İletişmemiz değil, sahiden konuşmamız lazım. Konuşabilmek için karşımızdakini (eşimizi, dostumuzu, çocuğumuzu…) sahiden dinlememiz gerek. Kendimizi doğru anlatabilmek için karşımızdakini doğru anlayabilmemiz, güven duyabilmemiz için, güven verebilmemiz gerekiyor.

Biz insan olmaktan ilk nerede uzaklaştık biliyor musunuz? Bize derdini açan, yarasını gösteren dostumuza, ithal kültürden aldığımız ilhamla, “O senin sorunun!” dediğimiz zaman…

Yazının başlığı “halkı kin ve nefrete tahrik ve isyana teşvik etmek” için değil, hazır bulduğumuz, önümüze konan, kalıplaşmış modern yaşam algılarını, biçimlerini ve çözümlerini tereddütsüz kabul etmemek, sorgulamak, itiraz hakkımızı mahfuz ve diri tutmak amacına yöneliktir.

Çünkü bilirsiniz, iman (lâ ilâhe…) isyanla başlar.

Biliyorum, birbiriyle iç içe geçmiş, bir yığın tezat ifade eden, karmakarışık şeyler söylüyorum.

Ama hayat tam da bu değil mi zaten?

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.