“Sadece Sıradan İnsanlar Kendilerini Yormaktan Hoşlanır”

İnsanlık tarihi boyunca toplumsal düzeni, barışı ve otoriteyi sağlamanın yolları hep iki uç kutup arasında aranmıştır. Kanunların demir eliyle uygulanan sert cezalar ve insan ruhunun asaletine inanan hoşgörü felsefesi. Çoğu yönetici ve idareci, kitleleri hizaya getirmenin ve itaati kalıcı kılmanın yolunun korku iklimi yaratmaktan geçtiğini savunmuştur. Oysa güçle örülen korku duvarları, ardında her an patlamaya hazır öfke volkanları barındırır.
Kadim Doğu felsefesinde ve yönetim doktrinlerinde ise asıl gücün cezalandırmakta değil, toplumsal vicdanı uyandırmakta saklı olduğu kabul edilir. Yönetim otoritesini bir kırbaç gibi kullanmak yerine, halkın üzerine şefkatli bir gölge gibi germek, sadece bir yönetim stratejisi değil aynı zamanda derin bir bilgelik tezahürüdür. Bu bağlamda Tang Hanedanı’nın bilge devlet adamı Lu Xiangxian‘ın hayatı ve yönetim felsefesi, gücün ve otoritenin gerçek kaynağını anlamak isteyenler için zamansız bir rehber niteliğindedir.
“Dünya aslında dingin bir deryadır; sığ sular ise yalnızca kendi dalgasıyla çalkalanır.”
Geçmişten günümüze ulaşan bu kadim inanış, yeteneksiz ve dar ufuklu insanların, hayatın duru akışını bulandırarak kendi gölgelerinden korktuklarını ve durduk yere fırtınalar kopardıklarını anlatır.
Bu bilgece dokunuşun kökleri, Tang Hanedanı’nın ihtişamlı gölgesinde, İmparator Rui Zong’un sarayında filizlenmiştir. Dönemin devlet adamı Lu Xiangxian, zihninin berraklığı, kelimelerinin dürüstlüğü ve kalbinin genişliğiyle bilinen müstesna bir şahsiyetti. Sarayın mermer sütunları arasında imparatora sunduğu tavsiyeler, bir hakikat aynası gibi yalın ve eğilmezdi. Fakat adaletle çarpan kalpler, bazen mutlak güç sahiplerinin kulaklarına ağır gelir. Lu Xiangxian, bir gün imparatorun gazap rüzgarına kapıldı ve başkentin parıltısından uzak, ücra bir köşeye, Yi Zhou topraklarına sürgün edildi.
Yi Zhou’ya vardığında, elindeki yetkiyi bir kırbaç gibi sallamak yerine, halkın üzerine şefkatli bir çınar gibi gerildi. Suçluların bedenini hırpalamaktan, insan onurunu ezen cezalardan itinayla kaçındı. Onun bu yumuşak iklimini zafiyet sanan yardımcısı, bir gün huzura çıkıp sitemkar bir sesle konuştu:
“Efendim, bu çorak toprağın insanları inatçı sarmaşıklar gibidir; sertçe budanmazlarsa baş kaldırırlar. Eğer kanunların demir elini göstermez, ağır cezalarla göz korkutmazsanız, otoritenizin heybeti bu topraklarda kök salamaz.”
Lu Xiangxian, bilgece bir tebessümle başını salladı ve kelimelerini adeta bir nakış gibi işleyerek cevap verdi:
“Yanılıyorsun dostum. İnsan ruhu korkuyla değil, adaletle evrilir. Eğer bir memleketin işlerini teraziye uygun, zarafetle yönetirsen, toplumsal huzur bir sabah güneşi gibi kendiliğinden doğar. Halk, toprağı işlemeyi, evinde huzurla lokmasını bölüşmeyi ve hayatın sessiz şarkısını dinlemeyi ister. Onlara bu iklimi sunduğunda, sadakat kendiliğinden yeşerir. Kendi tahtımı ve itibarımı yükseltmek için, neden insanların sırtında kırbaç izleri bırakayım?”
Onun yönetiminde Yi Zhou, adeta adaletle sulanan bir vahaya dönüştü. Bir gün, bir askeri subay vazifesinde ağır bir kusur işledi. Lu Xiangxian, cezaların en büyüğünün vicdan pusulasını kaybetmek olduğunu bilerek, subayı karşısına aldı; hatasını kibar ama sarsıcı sözlerle yüzüne vurdu. Yardımcısı yine dayanamayıp öfkeyle araya girdi: “Bu hafif ceza, işlenen cürmün ağırlığını örtmez! Bu adam ibretialem için meydanda kırbaçlanmalıdır!”
Lu Xiangxian, bakışlarındaki şefkati bir kenara bırakıp derin bir ciddiyetle yardımcısının gözlerinin içine baktı:
“Hepimiz etten, kemikten ve aynı insani duygulardan var edildik. Söylediğim sözler onun ruhuna işledi; sence kalbi bu kelimelerin ağırlığı altında ezilmedi mi? Dahası, o subay senin gözetimin altındaki bir ast. Onun attığı her yanlış adımda, senin de eksik bıraktığın bir terbiye, yetersiz kalan bir rehberlik yok mudur? Eğer bu odada bir bedenin canını yakmam gerekirse, kırbacı ilk vurmam gereken kişi sen olmalısın.”
Bu sözler, yardımcısının gururuna saplanan keskin bir ok gibiydi. Büyük bir mahcubiyetle, başını öne eğerek sessizce geri çekildi.
Lu Xiangxian, etrafındaki yöneticilere her fırsatta şu ölümsüz nasihati fısıldardı:
“Dünya, aslı itibarıyla kendi sessiz nizamında akar ve huzurludur.
Sadece sığ suların hırçın dalgaları gibi olan sıradan insanlar, durduk yere fırtına koparmayı, küçük toz zerrelerini devasa dert dağlarına dönüştürmeyi severler.
Bizim vazifemiz, nehir yatağındaki taşları dövmek değil; o nehrin kaynağını berrak tutmaktır.
Eğer sorunları doğduğu topraktan, kökünden çözebilirsek, geriye gölge edecek hiçbir mesele kalmaz.”
Nitekim Lu Xiangxian’ın bu şiirsel ve bilge adalet anlayışı sayesinde Yi Zhou, kıtlık ve kargaşa yıllarında bile bir saadet ülkesi olarak anıldı. Bölgedeki tüm idareciler onun bu dingin bilgeliğine hayranlıkla boyun eğdi.
Zamanın unuttuğu o günlerden bugüne kalan en berrak miras, Lu Xiangxian’ın şu sessiz hakikatidir: İnsan, kendi içindeki karmaşayı dünyaya yansıtan bir aynadır. İçindeki fırtınayı dindiremeyenler, hayatın dingin denizinde hep dalga ararlar. Oysa asıl ustalık, hayatı ağır cezalarla ve korkuyla zapt etmek değil kalplerdeki o asıl huzuru bulup ortaya çıkarabilmektir. Çünkü dünya, onu kendi hırslarıyla bulandırmayan bilge ruhların omuzlarında yükselir, kendi gölgesiyle savaşan sıradan insanların telaşında değil.
Kaynak: “Only the Ordinary People Like to Trouble Themselves”, Hong Yi, pureinsight.org