Aşk Olsun

“Halk aşksızsa sokaklar
Banka dükkânlarıyla doludur.”
Cahit Zarifoğlu

Sahaflar Şeyhi namıyla bilinen ünlü şahsiyet Muzaffer Ozak’tan birazcık bahsedeyim bugün.

Aşkî mahlasıyla şiirler yazan yanık bir âşık, mükemmel bir hatip, kitap kurdu bir entelektüel, müthiş bir arif, önemli bir âlimdir. Sahibi olduğu kitapçı dükkânı, 1985 yılındaki vefatına kadar tanınmış bilim adamları, ünlü sanatçılar ve aydınlarla dolup taşan bir gönül merkezi, bir cazibe alanıydı. Hazırcevaplığı, harika şive taklitleriyle süslediği muzip ve eğlenceli sohbetleriyle beraber, ciddi bir fikir adamı olduğu herkesçe bilinirdi. Cüsseli endamı, tok ve gür sesiyle görenlerde derin bir saygı ve heybet, yakından tanıyanlarında da yakıcı bir muhabbet uyandırırdı.

Bu çok renkli ve üstün şahsiyeti araştırmanızı tavsiye ederim.

…

Bir sohbetinde varlığa akıl gözüyle bakmanın gereği ve önemi konusunda şunları söyler:

Allah seni insan suretinde yaratmış. Sonra göz vermiş, göstermiş. Göstermiş ama aklın olmasa görmekten bir fayda temin edemezsin, öküz gibi bakarsın etrafa. Akıl lâzım. Öküzün bile, bir müddet için aklı bir şeye erer. Meselâ samanla yeşil otu ayırabilir. Ama Kayserili öküze kazık atmış. Öküzün gözüne yeşil gözlük takmış, önüne sarı ot koymuş. Zavallı öküz, kuru otu taze ot diye yemiş. Kedi kuru ekmek yemezmiş. Kayserili kedinin burnuna tereyağı sürmüş. Zavallı kedi hep tereyağı kokusu aldığı için, kuru ekmeği tereyağlı zannedip iştahla yiyormuş. 

…

Hazret, insanın varlığa akıl gözüyle bakmasını söyler. Bu insan olmanın gereğidir; çünkü insan akılla insandır, aklı olmayan kişi hiçbir şeyle mükellef değildir, ceza hukukunda bile mazurdur.

Fakat insan olmak varlığın bir aşaması, bir basamağıdır. İnsan olmak bir başlangıç, bir uyanıştır. Ama mesele insan kalmak değil, kemâl sahibi insan olmaya yönelmek, insan-ı kâmil olmaya çalışmaktır. Bu da aşkla mümkündür.

…

Bir dönem Vezneciler Camiinde imamlık da yapar. Bir yatsı öncesi caminin karşı kaldırımında önceden tanıdığı bir adamı görür. Adam ailesine ve çocuklarına zarar veren müptezel bir ayyaştır. Karşı kaldırımda oturmuş içki içmektedir, zilzurna sarhoştur, etrafa galiz küfürler savurmaktadır. “İşte ben adamı böyle paramparça ederim!” diye nara atarak elindeki içki bardağını öfkeyle yere çarpar bir ara. Kırılan bardaktan dağılan cam parçaları yola saçılır. Sonra sarhoş başka bir bardak bulup doldurur, bir süre sonra o bardağı da hışımla yolun ortasına fırlatarak parçalar. Hazret sarhoşa bir şey söylemeden, yoldaki cam kırıklarını toplamaya başlar.

Sarhoş sorar: “Neden benim kırdığım cam parçalarını topluyorsun?”

Muzaffer Ozak, kırılan cam parçalarının arabaların lastiklerine, belki ayağında giyecek ayakkabısı olmayan bir fakire zarar verebileceğini, bir yetim ve yoksulu yaralayabileceğini… Ayrıca bu davranışının imanının gereği olduğunu söyler.

Sarhoş yine sorar: “Senin sevap kazanman için benim günaha mı girmem lazım?”

Hazret cevaplar: “Orasını sen düşün, ben sana bu hususta bir şey söylemek istemem.”

Sarhoş duygulanır, düşünür, ağlamaya başlar. Sonra içini çekerek dert yanar: ”Ben de seninle câmiye gelmek isterdim ama bu hâlimle nasıl geleyim?” der. “Ne varmış senin halinde?” diyecek olur hazret. ”Daha ne olsun?” der adam, “Sarhoşum, ağzım leş gibi içki kokuyor. Üstüm başım da temiz değil, bu halimle câmiye girmek için cemaatten utanırım” der.

Muzaffer Ozak: “Sana bir şey söyleyeceğim ama sakın bana kızma” der. “Sen, bu hâlinle Allah ve Peygamberinden utanmıyorsun da, kullardan mı utanıyorsun?” Uzun zaman cevap veremez sarhoş, derin derin düşüncelere dalar, sonra tekrar sorar: “Efendi, bu hâlimle ben Allah’ın huzuruna nasıl çıkarım?” der. ”Sen, şimdiki şu hâlinle Allah Teâlâ’nın huzurundan ayrı mısın? Allah şu anda senin nerede ve ne hâlde olduğunu bilmiyor mu, görmüyor mu sanıyorsun? Yoksa yalnız namazlarda Allah’ın huzurunda bulunulduğunu mu zannediyorsun?” der Hazret.

“Evet” der sarhoş, “Haklısın.” Ve ağlayarak evinin yolunu tutar.

O sarhoş ertesi sabah caminin ilk müdavimlerinden olur, sonrasında topluma yararlı birine dönüşür.

…

Bu hatıra, yaratılmışlara şefkatle, muhabbetle, sevgiyle bakmanın harika bir örneğidir kanımca.

Ve bu bakış ancak aşkla mümkündür.

…

Bir gün köylünün biri Nasreddin Hoca’ya gelip, “Hocam, eşeğimi kaybettim, ne yapacağım?” diye dert yanar. O sırada Hoca cemaate vaaz vermektedir. Hoca cemaate döner ve “Ey cemaat! Aranızda hiç âşık olmamış, sevdayı tatmamış kimse var mı?” diye sorar.

Arka saflardan birkaç kişi elini kaldırır. Hoca, eşeğini kaybeden adama dönerek şöyle der:

“Bak efendi, al şu elini kaldıranlardan birini git. Dünyada aşktan, sevgiden mahrum kalmış insandan daha büyük eşek bulamazsın. Eşeğinin yerine tepe tepe kullan!”

…

Muzaffer Ozak bu fıkrayı anlatsa, muhtemelen ardından şunları söylerdi:

Çevrenizde şişkin egolarıyla böbürlenen, başkalarını önemsiz ve küçük gören, hatta onları ezmeye çalışan, sahibi olduğu makamı halka hizmet için değil, kendisi için bir üstünlük alanı sayan, yoksulu doyurmayan, zengine yaltaklanan… kişiler varsa dikkatle bakın onlara.

Onlar aşksız insanlardır.

Acıyın onlara.

Çünkü gerçekten acınası kişilerdir.

Onları ciddiye de almayın, size yakışan güzel davranışla örnek olun. Kim bilir, belki bundan bir ders çıkarırlar…

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.