Avantajın Matematiği: Pareto İlkesi

Avantajın da bir matematiği var: Pareto İlkesi. (FEE tarafından hazırlanan özel görsel, The Epoch Times aracılığıyla)
Avantajın da bir matematiği var: Pareto İlkesi. (FEE tarafından hazırlanan özel görsel, The Epoch Times aracılığıyla)

Bir grup çalışmasında yer almış olan herkes, rahatsız edici bir örüntüyü fark etmiştir. İşin büyük kısmını az sayıda kişi üstlenir. Buna karşılık geri kalanlar, en iyi ihtimalle eşit olmayan miktarlarda işe katkıda bulunur. Hemen hemen her işyerinde aynı örüntü ortaya çıkar. Aslında bir avuç çalışan, yapılan işin şaşırtıcı derecede büyük bir kısmından sorumludur. Herhangi bir şehirde dolaştığınızda, birkaç restoran dolup taşarken çoğunun yarı yarıya boş olduğunu görürsünüz. Yayın platformlarında, az sayıda şarkı dinleyicinin büyük kısmını kendine çeker. Bu olayla bir kez karşılaşırsanız size tesadüf gibi görünür. Ancak her yerde benzer durumlar olması, burada bir yasa ya da kural olduğu fikrini uyandırır.

Çünkü bu gerçekten de bir kuraldır. Bunu ilk kez İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto, 19. yüzyılda İtalya’daki toprak mülkiyetini incelerken ortaya koydu. Toprak sahiplerinin yaklaşık yüzde 20’sinin, toprakların yaklaşık yüzde 80’ine sahip olduğunu tespit etti. Pareto daha sonra Avrupa’nın geri kalanını da incelediğinde her yerde aynı dengesiz örüntüyü buldu. Bu ilke artık onun adını taşıyor: Pareto İlkesi -ya da 80’e 20 kuralı-. Bu ilkeye göre herhangi bir sistemde büyük ihtimalle sonuçların çoğunu, sistemin küçük bir kısmı üretir.

Çan Eğrisinden Farklı Bir Dağılım

Pareto dağılımı, çoğumuzun görmeye alıştığı çan eğrisinden farklıdır. Çan eğrisine göre normal değerlerin çoğu ortalamanın yakınında toplanır ve uç değerler azdır. Bunun klasik bir örneği insan boyudur. Ancak Pareto dağılımında böyle bir üst sınır yoktur. Bir kasabada 99 kişi günde 100 dolar kazanırken 10.000 dolar kazanan bir kişi oraya taşınırsa, başka kimsenin hayatı değişmese bile ortalama neredeyse ikiye katlanır. Bu tür aykırı değerlerle başa çıkabilmek için istatistikçiler güç yasasını kullanır. Buna göre veri grubundaki değerler büyüdükçe daha nadir hale gelirler. Ancak uç (ortalamanın dışında kalmış) değerleri tamamen ortadan kaldıracak kadar nadir değillerdir. Bir filmde milyonlarca insan rol almış olabilir. Ancak bunlardan çok azı, izleyicinin tüm ilgisini neredeyse tamamen kendine çeker.

Bu örüntü aynı zamanda kendini tekrar eder. Herhangi bir ülkenin nüfusuna bir avuç şehir hâkimdir. Bunun yanı sıra şehirlerin daha büyük kısmı orta nüfuslu ve çok büyük kısmı az nüfusludur. Sadece en büyük şehirlere odaklandığınızda, ilçe ya da kasaba bazında aynı oran tekrar ortaya çıkar. Orta büyüklükteki şehirlere odaklandığınızda da yine aynı oran görülür. Ölçek değişir ama yapı değişmez. Doğa da aynı mantıkla işler: Örneğin Güneş, güneş sistemimizdeki kütlenin yüzde 99,8’ine sahiptir.  Az sayıda büyük deprem, bir yılda meydana gelen depremlerin toplamından daha fazla enerji açığa çıkarır.

Bunu sosyal alanlarda da görebiliriz. İnsanlar, kalitesine bakmadan, hâlihazırda çok sayıda insanın beğenisini kazanmış bir sosyal medya hesabını takip etmeye, bir makaleyi alıntılamaya veya bir kitabı satın almaya daha yatkındır. Aynı zamanda yapısal olarak da böyledir. Ağ etkileri, bir platforma daha fazla kişi katıldıkça platformun değerinin katlanarak arttığı anlamına gelir. Bu nedenle insanların çoğu bulundukları platformdan daha küçük ama daha iyi bir rakibine geçmez. Sosyologların, İncil’deki bir ayetten esinlenerek adlandırdıkları “Matta Etkisi”, zaten çok şeye sahip olanlara daha fazlasının verildiğini söyler. Erken tanınan bir araştırmacı daha fazla alıntı alır, böylece daha fazla finansal destek bulur. Dolayısıyla küçük bir avantaj, kalıcı bir avantaja dönüşür.

Üretkenliğin Karekök Kuralı

Bileşik faiz kavramı, tüm bu etkileri taşır ama insanlar bunu sezgisel olarak kavramakta zorlanırlar. Çünkü zihinlerimiz doğrusal sistemleri daha kolay algılar. İki kat daha fazla yürürseniz, iki kat mesafe kat edersiniz. Bileşik faiz bu kalıbı bozar: Yılda yüzde 7 oranında büyüyen 100.000 dolar, 10 yıl sonra yaklaşık 196.000 dolara, 20 yıl sonra 387.000 dolara ve 30 yıl sonra 761.000 dolara ulaşır. Bu sonuç çoğu insanı şaşırtır, çünkü sanayileşme başlayana kadar insanlar bileşik faiz sistemleriyle karşılaşmadı.

Pareto İlkesinin işleyişini belki de en net şekilde gösteren örnek, üretkenliğin karekök kuralıdır.  Yeterince büyük herhangi bir organizasyonda, toplam işgücünün yaklaşık karekökü, toplam çıktının yaklaşık yarısını üretir. Yani 10 çalışanı olan bir şirkette, yükün yarısını yaklaşık 3 kişi taşır. Bu da çalışanların % 30’una karşılık gelir. Ancak 10.000 çalışanı olan bir şirkette yaklaşık 100 kişi, şirketin toplam üretimin yarısını üretir. Üstelik bu 100 kişi, işgücünün sadece yüzde 1’idir.

Bunun nedeni, geri kalan yüzde 99’un tembel olması değildir. Bu durum, beceri düzeyindeki olağan farklılıkları yansıtır ve işlerin dağıtılma şekliyle daha da pekişir. Yöneticiler, önemli görevleri hâlihazırda başarıyla yerine getirebileceğini kanıtlamış kişilere verir. Böylece onlara başarılarını tekrar kanıtlama fırsatı sunar. Bu durum aynı zamanda, bazı şirketlerin yönetim değişikliğinden sonra neden hızla çöktüğünü de açıklar. En yetenekli çalışanları işten uzaklaştırırsanız, bu kişiler orantısız bir şekilde, tüm üretimin yarısını sağladıkları için, üretim kademeli olarak düşmez. Tam olarak yarı yarıya düşer. Aynı kural geride kalanlar için de geçerlidir ve bu sarmal kendini tekrarlayarak devam eder.

Varlıkların Dağılımında Pareto İlkesi

Aynı mantık tüm ekonomilere de uygulanabilir. İşte bu noktada Pareto İlkesi bir merak konusu olmaktan çıkıp rahatsız edici bir hâl alır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, en zengin yüzde 1’lik kesim 1970’te toplam servetin yaklaşık yüzde 23’üne sahipti. Ancak bugün yaklaşık yüzde 31-32’sine sahip. Küresel ölçekte, en zengin yüzde 1’lik kesim tüm servetin tahminen yüzde 45-46’sını kontrol ediyor. Buna karşılık insanların en yoksul yarısı da toplam varlığın ancak yüzde 1-2’sine sahip.

İnsanlar içgüdüsel olarak bu durumu sınırlandırılması gereken bir sorun olarak ele almaya eğilimlidir.  Ancak en tepedekileri kontrolsüz zenginliğe teşvik eden duygu, diğer her alanda yenilikçiliğin itici gücüdür. Artık belirli bir büyüklüğün ötesinde kâr edemeyen bir şirketin, o büyüklüğün ötesinde gelişmeye devam etmek için pek bir nedeni yoktur. Kâr güdüsü, daha iyi ilaçlar geliştirilmesinin ve daha iyi ürünler üretilmesinin sebebidir. Ayrıca çiftliklerin bir nesil öncesine kıyasla dönüm başına daha fazla gıda üretmesinin de nedeni budur. İşlevsel bir kâr güdüsünün ne kadar önemli olduğundan şüphe mi duyuyorsunuz? O halde özel bir işletmedeki kuyrukla, kimsenin maaşının kuyruğun ne kadar hızlı ilerlediğine bağlı olmadığı, bir devlet dairesindekini karşılaştırın.

Varlık dağılımını dışarıdan etkileyerek yapay yolla düzleştirme girişimleri geçmişte başarısızlıkla sonuçlandı. Bu tür girişimler en iyi ihtimalle büyümeyi baltalar, en kötü ihtimalle felaketle sonuçlanır. Bunun nedeni tam da karekök kuralının öngördüğü gibidir: Bir devlet ya da kurum, en üretken insanlarını zorla uzaklaştırırsa üretim düşmez, çöker. 1930’larda Sovyetler Birliği’nin eşitlik adına uyguladığı dekulakizasyon politikası, en başarılı çiftçileri hedef aldı. Ancak sonuçta tarımsal üretimin çökmesine ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir kıtlığa neden oldu. Bu olay, üretimin yarısından sorumlu olan insanları ortadan kaldırıp diğer yarısının bunu telafi etmesini beklediğinizde neler olabileceğinin, gerçek hayattaki acımasız bir örneğidir.

Sonsöz

Ancak bütün bunlar, varlık eşitsizliğinin bir bedeli olmadığı anlamına gelmiyor. Servetin bir kesimde yoğunlaştığı aynı dönemde, yoksul insan sayısı da hızla azaldı. 30 yıl boyunca günde yaklaşık 100.000 kişi aşırı yoksulluktan kurtarıldı. Aynı zamanda bebek ölüm oranı yüz yıl önce yaklaşık %16 iken bugün %3’ün altına düştü. Gerçekten kötü bir durumda olan insanlara yardım etmek değerli bir çabadır. Ancak bu yardım aynı dengesiz sistem içinde üretilen servetle finanse ediliyor. Servet yaratma motivasyonunu ortadan kaldırarak varlığı yeniden dağıtırsak, yardım edilmesi amaçlanan kişiler de dâhil, herkesin durumunu daha kötü hale gelir.

Pareto İlkesini bir kez fark ettiğinizde, artık onu görmezden gelmek zordur. İşi kimin yaptığında, kimin takdir gördüğünde, hangi şirketlerin liderlik değişikliğinden sağ çıktığında görürsünüz. Ayrıca hangi ulusların insanlarını yoksulluktan kurtarmayı başardığında ve hangilerinin başaramadığında görürsünüz. Pareto İlkesi, dünyanın işleyiş biçiminde bir kusur değildir. Daha çok, adil bulsak da bulmasak da, dünyanın her zaman nasıl işlediğinin bir açıklamasıdır.

Bu makalede ifade edilen görüşler yazara aittir ve The Epoch Times’ın görüşlerini yansıtmayabilir.

Yazan: Harshit Singh, Ekonomik Eğitim Vakfı (Foundation for Economic Education – FEE)

Çeviren: Hatice Atmaca, The Epoch Times Türkiye

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.