Bin Takipçi Sıfır Dost
Sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce, hatta binlerce “arkadaşımız” var. Kimin nerede ne yediğini, hangi ülkeye tatile gittiğini, neye sevindiğini anlık olarak görebiliyoruz. Teoride birbirimize çok yakınız; ancak pratikte, ekranı kapattığımız an çöken o derin sessizlikle baş başayız. Akıllı telefonlar bizi dünyaya bağlıyor gibi görünürken, aslında hemen yanı başımızdaki insanın gözünün içine bakma, onun sesindeki titremeyi hissetme yetimizi elimizden alıyor.
Eskiden “topluluk” demek bir mahalle, kapısı çalınan bir komşu, akşamları balkonda içilen bir bardak çay demekti. Güven hissi, bir yere ait olma arzusu, bu samimi ilişkilerden beslenirdi. Bugün ise mahalle kültürünü kaybettik, plazalara ve yüksek güvenlikli sitelere taşındık. Eksilen o aidiyet duygusunu ise dijital gruplarla, beğeni sayılarıyla ve takipçi listeleriyle yamamaya çalışıyoruz. Ne yazık ki hiçbir emoji, dertli bir günde omzunuza dokunan dost elinin yerini tutmuyor.
Yeni nesil yalnızlık, bir odada tek başına kalmaktan çok daha sinsi. Bu yalnızlık, kalabalıkların tam ortasında, anlaşılamama ve paylaşamama hissiyle büyüyor. İnsan ruhu, algoritmaların sunduğu yapay etkileşimlerle değil, gerçek ve maskesiz bağlarla doyuyor.
Şimdi bir anlığına kafanızı bu yazıdan kaldırın ve etrafınıza bakın. Bildirimleri, beğenileri, hikâyeleri bir kenara bırakın. Bugün o bin takipçili dijital dünyadan çıkıp, yanı başınızdaki insana sadece “Nasılsın?” diye sorma günü olsun. Çünkü kabul etsek de etmesek de, robotlaşan bu çağda bizi kurtaracak tek şey, birbirimizin gözlerinde bulacağımız o eski, sıcak insan kokusu.