Bir Goygoy Potpurisi

“Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak”
…
İsmet Özel / Amentü

Bugün ciddi şeyler yazmak gelmiyor içimden.

Nereye baksan olumsuzluk, neyi okusan kara haber. Yaşamak böyle bir şey mi olmalıydı? Neden dehşet verici haberler bu kadar ilgi çekip reyting yapıyor? Bunu biz mi talep ediyoruz, bizi uyuşturucuya alıştıran torbacılar gibi, haber yayanlar mı böyle istiyor? Felaket tellallığı neden toplumumuzun birinci meşgalesi oldu? Birbirimize kulaktan kulağa fısıldadığımız teselli (!) şu: “Kötü günler geride kaldı, şimdi daha kötüsü geliyor!”

Neden bu böyle?

Gayrimeşhur Ömer Karayılan atasözünü hatırlayın böyle zamanlarda:

“İftirayla irtifa kazanamazsın!”

Her şeyi kötü yönünden ele almak, kötücüllüğü berkitmektir. Yaradan’a iftira atmaktır karamsarlık. Her şeyin muazzam bir denge içinde olduğunu görmüyor musunuz? Tamam, polyannacı olmayalım da sütteki lekeyi görürken, lekedeki sütün hakkını da yemeyelim.

Ünlü Namibya atasözünü hatırlayın böyle zamanlarda:

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yerken, lütfen çatalı sol elinizle tutun!

…

Dolaştığım sokaklarda, gördüğüm insan yüzlerinde hep bir kasvet, hep asık suratlar, abus çehreler. Kimse kimseyi ilgilendirmiyor, herkes bir diğerini ilgiyle gözetlerken. Evet, paradoks… Ama öyle.

Tok olanın açtan haberi yok. Açın da tokun da neşesi yok. Hadi aç’ı anladık, peki tok neden bedbaht bir tesellisizlikte?

Bilmiyorum. Hiçbir cümle birbiriyle bitişmiyor, hiçbir anlam diğeriyle örtüşmüyor.

Hayatın coşkulu yönlerini neden törpüledik, neşemiz nerde bizim? Neden sokaklarımızda çocuk cıvıltısı yok? Kahkahadan vazgeçtim, tebessümlerimiz nerede? Nasreddin Hoca’nın torunlarına ne oldu? Neden herkesin ortaklaşa güleceği şakalarımız yok. Düşünüp çaba göstersek çözebilir miyiz hayatın paradokslarını?

Mozambik atasözünü hatırlayalım: Kişneyen peynir uslanmaz –yoksa işleyen demir paslanmaz mıydı?- Neyse, kafam bulanık…

…

Geniş zamanlarımız vardı eskiden, biriyle sözleşirken öğleden sonra, ikindiye doğru gibi zaman dilimlerimiz vardı. Bu, iki tarafa da esneklik ve genişlik sunardı. Şimdi dijital dakik zamanlarda hiçbir yere yetişemiyor, hiçbir şeye zaman bulamıyoruz. “Beş dakkaya ordayım.” diyen hiç kimse gerçekten beş dakikayı kastetmiyor zaten. Öyleyse nedir bu anlamsız terli telaş?

Bırakın bu abarmış, abartılmış takıntıları. Steril bedenlerde sağlıksız hayatlar yaşıyoruz.

“Öyle de olur böyle de” diyerek yaşadığımız hayatın faturasını biz ödeyeceğiz, unutmayın.

Ve unutmayın; bir Gelibolu türküsünde deli dolu söylendiği gibi: Çatalla çorba içilmez.

…

Her duruma uyan hazır cevaplarımız yok hiçbirimizin. Hayatı el yordamıyla öğreniyoruz. Bir ilaç bütün hastalıklara iyi gelmez, bir söz bütün yaraları sağaltmaz. Beynimizi tokatlayan sorular sormak istedim, aküsü biten külüstür arabayı ittirip çalıştırmak gibi. Bu karmaşada herkes kendi yolunu çizmeli. Bu da aramakla, düşünmekle olur ancak.

…

Bugün ciddi şeyler yazmak istemiyorum derken ciddiydim aslında.

Ama ciddiye almak isterseniz, siz bilirsiniz.

Yani, bir Bolivya atasözünde de denildiği gibi: Ceylanın toynağını kaşısan da gıdıklanmaz!

Benim için fark etmez, o da peşte, bu da peşte!

Ve… Sizin hayatı ciddiye almanız, hayatın sizi ciddiye almasını gerektirmez.

…

Dipnot:

Eskiden sokak sokak gezen çalgıcılar, mersiyeler, kasideler, ilahiler söylermiş. Kerbela olayını anlatan acıklı mersiyelerin sonunda hep bir ağızdan “Hoy, kaygulu cânım” nakaratını yüksek sesle tekrar ederlermiş. ‘Hoy, kaygulu cânım’ı goygoy diye yanlış anlayan bir takım insanlar, bu çalgıcılar geçerken, “Yine goygoycular geldi” demeye başlamışlar. Kelime dilimize öyle yerleşmiş.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.