Bir Gün Beş Vakit

Bilmem ki bu garip gülümsemeden
Ben ne kast ederim, sen ne anlarsın?
Orhan Seyfi Orhon

Müezzinin sesi saten bir çarşafta kayan ütü gibi, kıpırtısız bir okyanusta seyir halinde yüzen bir gemi gibi okşuyor, geziyor semanın yanağını.

“Es salatü hayr ün minen nevm” diyor babacan bir edayla, “namaz uykudan hayırlıdır.”

Uyku hayırsızdır demiyor; namaz daha hayırlıdır, akıllı ol diyor.

Balkondan denize bakıyorum. Sabah kızıllığında tan yerini tutan gemilerin ışıklarının suya dökülüşüne.

Resmini çekiyorum ânın. Kamera insan gözü gibi görmüyor manzarayı, hayıflanıyorum.

Dünyanın sabah vakti bu yeni doğmuş bebek gibi safiyetini, masumiyetini görmelisiniz.

Seslerin – sessizliğin, renklerin – karanlığın muhteşem ahengini.

Her sabah dünya tazeleniyor.

Umutlar ve özlemler tazeleniyor.

Artık hayıflanmıyorum, hazırlanıyorum sadece.

Yaşamak için güzel bir gün daha başlıyor, değerini bilirsen diyorum kendime.

Günaydın adamım, güle güle kullan, kalan ömrünü…

Bir kediyle göz gözeyiz beş-on dakikadır, aynı sofrayı paylaşıyoruz. Öğleyi tadıyoruz.

O kadar güzel bakıyor ki bana, gözlerimi ondan ayıramıyorum. Cam yeşili gözlerinin ortasındaki çizgilere, gözbebeklerine dikkat kesiliyorum. Uzun uzun bakıyorum gözlerine; dişi olsa gerek, utanıp başını çeviriyor. Sonra yine bana bakıyor, bakıyor muyum diye; sonra baktığımı görünce yeniden mahcup bir edayla başını çeviriyor.

Dünya güzeli bir kedi, tıpkı diğer bütün kediler gibi.

Tüylerini dikkatle inceliyorum, tüylerinde Allah yazıyor sanki. Evet, evet, Allah yazıyor. Gözlerinde Allah yazıyor, sesinde Allah yazıyor. Arapça değil, Latince değil, Sanskritçe, Kiril alfabesi değil…

Bambaşka bir yazıyla.

Sağ yanımda bir meczup “Lâ mevcûde illallah” diyor; bilmediğim bir dilde, ama anlıyorum.

“Efkâr aşkın mektubudur, sözsüz okunur” diyorum.

Kulaklarımda İncesaz’dan bir şarkı:

“Tutsak senle ayrı ayrı iki ucundan dünyayı
İlmek ilmek bu sevdayı öremez miyiz?
Yaksak yıldız ile ayı, geçsek el ele deryayı
Bu gece aynı rüyayı göremez miyiz?”

Vakt olur gam içinde, ân olur şân içinde, salınıp dururuz bu kaknem dünyanın salıncaklarında. Avunup dururuz yalan olduğunu bile bile, kana kana aldanırız başımızı döndüren dolaplarına, ağlaya güle…

Oysa neye inanırsan senin gerçeğin odur; kabul ettiğin şeydir hayat, manzaran gördüğündür.

Ben bir bakıp geçecektim dünyadan, ayağıma dolaştı, ellerime bulaştı yaşamak.

Ve bu akşam ikindisinde bir ses kulağıma fısıldıyor işin sırrını: Kulak vermeyi boş ver ona buna; yürek yordamıyla yürünür bu yol, sen gönül vermeye bak. Çirkinle kararma, güzelle güzelleş…

Gecedeyim, manzaram yıldızlar.
Portakal rengi ay ışığı denizde yıkanıyor.
Dünya güzel bir bakıma.


Tam dilimin ucuna gelen adın, boğazıma tıkanıyor.
Seni yalnız kalbimle zikrediyorum.
Bu yangın yerinde ismin bir yudum su.

“Lâ gâlibe illallah” diyor göğsümde bir meczup.
Onaylıyorum…

2 Yorum
  1. Yavuz Kara diyor

    Üstadım yazılarınız ” saten bir carsafta kayan bir ütü gibi”, zihin kırışıklarımızın panzehiri gibi.
    “Manayı kalıba dökebilen” birisiniz…

  2. Doğan Bilge diyor

    Bu yazıyı neden cumartesi okumadım, geçen 5 günü kaybetmişim ömer bey. Bu yazı bambaşkaydi. Tebrikler.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.