Bu İş Yılan Hikâyesine Döndü
“Yılan Hikâyesi” bildiğiniz gibi bir türlü sonuca bağlanamayan, uzayıp giden, durup durup gündeme gelen ve gerçekleşmeyen konularda kullanılan tabirdir.
Peki, bu yılan hikâyesi nedir, nereden çıkmış bu tabir?
Literatürü incelediğimizde pek çok yılan hikâyesine rastlarız. Bu tabirin başrol oyuncusu yılan, menfi nitelik taşıyan bir canlı olmakla birlikte, kendine zarar vermeyene saldırmayan bir sürüngendir. Yılanla ilgili masallar, romanlar, şiirler, atasözleri yazılmıştır. Deri sanayine, ilaç sanayine girmiştir. Sümerlerden bu yana tıbbın sembolü olmuştur. Genel anlamda hekimlik, veteriner hekimliği, diş hekimliği, eczacılık gibi dalların hepsinin sembolleri yılandır. Sağlık Bakanlığı’nın ambleminde bile yılan vardır. Bu sembol insanların doğadan kopamayacaklarının, doğa ile iç içe yaşamak zorunda olduklarının bir göstergesidir.
Hikâyemize gelince: Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalılar arasında bir yılan görmüş. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmişler. Oduncunun doğa aşkı yılanı öldürmesine mâni olmuş. Yılan da duygulanmış, “Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim.” demiş. Ardından yakındaki bir kör kuyuya dalmış ve gözden kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın ile gelmiş ve oduncuya uzatmış. “Bundan böyle ömür boyu buraya her geldiğinde sana her gün bir altın vereceğim.” demiş.
Oduncunun evinde o gün şenlik olmuş. Oduncu hiç kimseye olanı biteni anlatmamış. Ailesi dâhil herkes, oduncunun durumunun sadece çok çalıştığı için düzeldiğini zannetmiş. Oduncu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış. Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez, altınını alamaz olmuş, evinde darlık başlamış.
Çaresiz kalan oduncu oğlunu yanına çağırarak yılanın sırrını açıklamış. “Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana bir altın verecek” demiş. Oğlu önce inanmamış ama gene de gitmiş. Yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Çocuğun oduncunun oğlu olduğuna kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş ve çocuğa vermiş.
Oğlan başta inanmadığı hikâyenin gerçek olduğunu görünce, kuyudaki altınları düşünmeye başlamış ve o hırsla yılanı öldürmek için yerden büyük bir taş alarak yılana fırlatmış. Ancak sadece yılanın kuyruğunu koparabilmiş. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş, öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice telaşlanmış. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış, kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.
Yılan da o sırada kuyruğu kopmuş, kanlar içinde ortada yatıyormuş. Oduncu çok kıymetli oğlu yerde cansız, velinimeti olan yılanı da yaralı görünce çok üzülmüş. Yılanın kuyruğunu oğlunun kopardığını anlayan oduncu, yılandan özür dileyerek “Oğlum bir hata yaptı. Gel onu affet, seninle tekrar dost olalım” demiş. Yılan acı acı gülümsemiş.
“Çok isterdim fakat sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız” demiş.
İçinde bulunduğumuz günlerde yaşanan olaylar ne kadar da bu hikâyeye benziyor.
İçindeki İrlandalılarla, kendilerine ihanet edenlerle yola çıkanların, bir ve berabermiş gibi görünenlerin, bugüne kadar kendi menfaatlerini koruyup kollamak dışında, yaptıkları bir yılan hikâyesine benzemiyor mu? Birinde evlat acısı, birinde kuyruk acısı, yaptıkları tek şey geleceğimizi tehlikeye atmak değil mi?
–
Yanlışı alkışlıyorsan fikrin yoktur.
Eğri ile doğruyu ayıramıyorsan aklın yoktur.
Yalana sahip çıkıyorsan ahlakın yoktur.