Falakanın Dayanılmaz Hafifliği
Bir yaz ikindisi. Bir çay bahçesinde ulu çınar ağaçlarının gölgesinde kadim dostum bir avukatla konuşuyoruz. İsmini duyurmamı istemez, adını öne çıkarmaktan mahcubiyet duyar. Ona sorsanız şöyle söyler: “Adım değil, ne söylediğim önemli…”
Öyle ya, çoğumuz bir sözün değerini sözün anlamına değil, söyleyenin kimliğine göre tartarız. Mesela iş yerinde en komik espriyi her zaman patron yapar. Gel de gülme işverenin şakasına…
Oysa aslolan, söyleyenden ziyade söylenendir. Fakat sözün söyleniş biçimi de çoğu zaman ne söylendiğinden daha önemlidir.
…
Konuşmayı konuşuyoruz, şunları söylüyor:
Dilin en önemli işlevlerinden biri, hatta belki en önemlisi kültürün sonraki nesillere aktarılmasıdır. Kültürün, yani bin yıllarca zamanda oluşturulan, geliştirilen, elenen, biriktirilen, öğrenilen, sağlaması yapılan hayat tecrübesinin. Toplumumuz yıllarca dil devrimi yapmaya kalkışırken çok önemli bir şeyi kaybetti: dilin/kültürün ruhunu…
Bak azizim, geçenlerde ünlü sanatçı Ahmet Özhan’ı izledim bir toplantıda. Sohbet ederken, yitirdiğimiz medeniyetin dilini kullanıyordu. Kendinden bahsederken ‘bendeniz’, muhatabına yönelirken ‘zat-ı âliniz’ diyerek hitap ediyordu. Bir şey isteyecekse ‘lûtfen’, ‘rica etsem…’ gibi kalıpları kullanıyor; karşısındakinin düşüncesine katılmıyorsa, kavramı kişiselleştirmeden, fikrin yanlışlığını genel çerçevede değerlendirerek itirazını yapıyordu.
O sohbette şunu fark ettim: bu dili kullanan iki insan arasında, mümkün değil, kavga çıkamaz. İki insan birbiriyle konuşurken söze -mesela- beyefendi, hanımefendi diye başlıyorsa orada çatışma yaşanmaz.
Oysa günümüz diliyle anlaşmak çok zor. Çok küçük meselelerden, yanlış hitap biçimlerinden bile öyle iflah olmaz, uzlaşılmaz kavgalar çıkıyor ki, şaşarsın. Mahkemelerin çoğu böyle davalarla dolu…
…
Arkadaşım sadece deneyimli bir avukat değil, aynı zamanda eşine ender rastlanır mütefekkirlerden biridir, yüzün üzerinde yayınlanmış telif eseri vardır. Dünya malına pabuç bırakmaz, kimseye eyvallahı yoktur. Gününü uzun yürüyüşlerde, tefekkür faaliyetiyle meşgul olarak geçirir. İnsanların birçoğu daha çok mal ve daha lüks bir hayat mücadelesi peşinde çırpınırken, o daha iyi bir kul ve insanlara daha yararlı bir fert olmanın derdindedir.
…
O konuşurken tepeden tırnağa kulak kesilirim. Çünkü bilirim; sözünün değeri vardır, kıymet bilmeyene emanet etmez.
…
Ben dinliyorum, dostum anlatıyor. O dünya güzeli tebessümünden taşan muzip bir ifadeyle şunları söylüyor:
Aslında bunca problemi çözmek için o kadar davaya, mahkemeye gerek yok biliyor musun? Elimizde son derece şifalı bir reçete vardı. Onu kullansaydık, işler bu kadar büyümez, uzamazdı. Ama onu da yitirdik maalesef…
“Neymiş o şifalı reçete?” diye soruyorum, gülerek cevaplıyor:
Falaka!
…
“Düşünsene,” diyor, “Ufak tefek meseleler yüzünden aylarca, yıllarca süren mahkemeler, harcanan onca kamu kaynağı, yazışmalar, mesailer, ödenen ücretler. Sonunda mağdurun yüreği de soğumuyor, vicdan rahatlatan bir sonuç da çıkmıyor.
Oysa falaka öyle mi ya? Birisi diğerine küfür, hakaret mi etti, bir hanım kıza bir sataşma mı yaptı, hileli, bozuk mal mı sattı? Ağır cezayı gerektirmeyen suçüstü bir durum mu var? Sarhoş gezerek, nara atarak çevreyi rahatsız eden berduşlar mı var, trafikte başkalarının hayatını tehlikeye atanlar mı? Emniyeti suistimal suçu işleyen mi, işini yapmak için rüşvet bekleyen mi?
Hemen oracıkta falakaya yatırıyor görevliler. O haddini aşan terbiyesizi toplum içinde rencide ediyorsun bir kere. Yaptığından utanç duymasını, hatasını öğrenmesini sağlıyorsun. Ayak tabanlarına yediği kızılcık sopası sayesinde kan beynine hücum ediyor. Düşünsene belki de yıllardır ilk defa beynine kan gidiyor, düşünmeye başlıyor. Aklı başına geliyor. Zatı itibariyle akıl latif bir varlıktır. Bu arıza tiplerde akıl donmuş, bedeninin belirli bir bölgesine hapsolmuş gibidir.
İşte falaka tam da bu işe yarıyor. Bedenindeki donmuş aklı, tabanına yediği darbelerin tesiriyle, kan deveranı yoluyla ısıtıp akışkan hale getiriyor. Böylece o kişinin aklı, olması gerektiği gibi latif bir yapıya kavuşup başına toplanıyor. Kişi, bir daha bu duruma düşmemek için o fiili bir daha işlemeye tövbe ediyor. Bu hali gören diğer hadsizler de ibret alıyor, çirkin işlere yanaşmıyor. Suçun cezasız kalmadığını gören kamu vicdanı da adalete güven duyuyor. Yani bir taşla kuş katliamı… Çok basit, pratik ve masrafsız bir çözüm…
Durumu gözümüzde canlandırıp gülüşüyoruz.
İroni yapıyorum elbette diyor, günümüzdeki ceza sistemiyle bu mümkün değil. Faile bedensel ceza veremezsin, uluslararası hukuka aykırı. Onun yerine Türk Ceza Kanunu ya da Kabahatler Kanunundaki cezaları uyguluyoruz. Birisi sana karşı suç işliyor, bunun karşılığında devlete para ödüyor ceza olarak. Sen canının yandığıyla kalıyorsun, devlet para kazanıyor. Senin sonradan tazminat davası açman lazım. Parası neyse öderiz diyor suçlu, parası olan istediği terbiyesizliği yapabiliyor bu sistemde. Ne âlâ memleket, özgürlük bu olsa gerek!
Muzipçe gülüşüyoruz ama her şakada bir gerçek de saklı.
…
Sahi siz ne dersiniz sevgili okur, dostum haksız mı?
Falaka derim:)) Arkadaşiniza selamlar. Bu gün de onu keşfetmemize vesile oldunuz. Güzel bir pazar günü dileklerimle…