Gündelik Delilikler

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında,
kendisini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”
Franz Kafka

Parmaklarımı bilgisayarın klavyesine yerleştiriyorum, bir piyanonun tuşlarına yerleştirir gibi. Kelimeler, sesler, kalbimden parmak uçlarıma akacak. Birazdan bir resital sunmaya hazırlanıyor gibiyim, ama ne çalacağımdan haberim yok. Allah ne verdiyse girişeceğim, artık oyun havası mı olur, dramatik bir ezgi mi, zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtınıza, istek parça alabilirim. Bir piyanist şantör gibiyim: “Nikahına beni de çağır sevgilim, onca yılın hatırı yok mu, biraz pasta yer, limonata içer giderim”, “Ooo, Hıdır Beyler de teşrif etmişler, hoş gelmişler, sıradaki parçayı onlar için seslendiriyorum; İp attım, ipucu kalmadı…”

Ya Hû, neler saçmalıyorum ben demeyelim lütfen, pirimiz Haldun Taner de böyle yapardı. Her sabah kahvaltıdan sonra sandalyesini balkona atar, daktilosuna kurulur, yoldan gelen geçene bakar, ne görüyorsa onlar üzerine zihnine üşüşen çağrışımlardan kurgulardı yazısını. Kimi zaman yalıda bir sabahı, kimi zaman bir çöpçü beygirinin tramvayla çarpışmasını, kimi zaman modern bir tuvaletin bekçisi olan kadınla zengin hanım müşterilerinin arasındaki sınıf farklarını ve ortak noktalarını yazardı. Ben de ondan farklı olarak pencereden içime bakıyor, ne görüyorsam onu yazıyorum. Benim Haldun Taner’den neyim eksik? Gerçi eksiklerimi saymaya kalksam epey zaman alır ama neyse…

Haldun Taner demişken, bayılırım kendisine… Bence Oğuz Atay’ın da, Ferhan Şensoy’un da, giderek Yılmaz Erdoğan’ın da öncülüdür, bunu da buraya not düşeyim.

Konu buraya gelmişken, konuyla alakası yok ama hadi bir fıkra anlatayım.

Geçmiş zaman… Hoca Nasreddin yurt gezisine çıkmış. Tabii o zamanlar bir yerden bir yere gitmek günler, haftalar, aylar sürüyor. Güzergâhın belli noktalarında hanlar, kervansaraylar var. Yolcular buralarda konaklayıp günün yorgunluğunu atıyor, dinlenip yola devam ediyorlar. Hoca da bir handa geceyi geçirecek. Elbette o dönemlerde rezervasyon kavramı yok. Tek kişilik oda da kalmamış, Hoca da birden çok yolcunun yattığı bir odada ancak yer bulabilmiş. Sabah erken uyandırılmasını tembihleyerek odasına yollanmış. Odaya girmiş, bir de ne görsün? Uyuyanlardan biri zenci! Hoca ömründe ilk kez bir zenci görmüş. Merakla bu garip yaratığı incelemiş, şaşkın şaşkın bakmış. “Yaradan ne ilginç şeyler yaratıyor” diye hayretle düşünmüş, öyle ki zenci adam rüyalarına bile girmiş. Sabaha kadar bu düşüncelerle dönüp durmuş, sonunda sızmış. Hoca’nın durumunu fark eden odadaki muziplerden biri, uyurken Hoca’nın yüzünü -nereden bulduysa- simsiyah bir boyayla boyamış. Sabah olunca görevli, Hoca’yı uyandırmış. Uyku sersemi Hoca, yüzünü yıkamaya gittiğinde aynada simsiyah bir surat görmüş ve tekrar yerine yatarak şunları söylemiş:

“Sersem herifler, benim yerime zenciyi uyandırmışlar!”

Size de böyle oluyor mu? Siz de kendi hayatınıza yabancılaşıyor musunuz? Yanlış yerde, yanlış odada, yanlış hayatta olduğunuz düşüncesine kapılıyor musunuz? Size de başkasının hayatını yaşıyormuşsunuz, bu hayat size ait değilmiş kuşkusu gelip yerleşiyor mu? Yalnız değilsiniz, yalnız değiliz; bütün bu duyguların bir nedeni, bütün bu soruların bir cevabı var, hepsini açıklayacağım.

Ama önce üzerimdeki şu ters giydirilmiş beyaz gömleğin kollarını çözmeme yardım edin…

Pek akıllı olduğum iddiasında değilim ama deli olduğumu da sanmıyorum. Gerçi şimdi hangi deliye sorsanız, onlar da ben deli değilim derler ama şu akıl dediğiniz şey de nedir, Allah’ını seven söylesin, bir tanım getirsin. Biz de ne olduğumuzu bilelim. Hem akıl dediğiniz şey bir işe yaramıyor gördüğüm kadarıyla. Akılsız da pekâlâ yaşanabiliyor, hatta öyle bir keyifli yaşanıyor ki tadından yenmez.

Bakın bu gözler neler gördü bu yaşa kadar, bir çırpıda aklıma gelenleri sayayım: Yangın tatbikatında yangın çıkarıp amirini tutuşturan itfaiyeci gördüm. Kahvede okey oynarken üzerlerine inek düşerek hastanelik olan insanlar gördüm. Yağmur yağınca sokak ortasında, yolda, elektriğe kapılarak can veren gençler gördüm. “Terör örgütü hesabınızı ele geçirmiş, paralarınızı bizim hesabımıza aktarın” diyen dolandırıcılara para kaptıran ceza profesörü gördüm. Görünüşünü Atatürk’e benzetmeye çalışan insanların, ben daha çok benziyorum kavgasını, bu benzerlerin asker teftiş eder biçimde görüntülerini, bir takım insanların bu şahıslara sarılarak “Size çok ihtiyacımız var paşam” diyerek ağladıklarını, Diriliş Ertuğrul dizisini kılıç ve baltayla izleyen adamları, derbi maç izlerken sinirlenerek televizyonlarını kırıp pencereden atanları…

Şimdi, “Ne var ki bunlarda, ülkede her zaman olan şeyler” diyeceksiniz muhtemelen, “kanıksadığımız şeyler bunlar, aşılıp geçildi.” Ben de öyle diyorum, mevsim normalleri bunlar, bir çeşit ata sporu haline geldi. Ve mesele tam da bu…

Akıllıya hasret kaldık, deliyi koyacak yer bulamıyoruz.

Dört başı mamur bir yazı yazsam işe yaramayacaktı, ben de böyle yazdım.

Bari bu kez olsun yazdıklarımı ciddiye alıp üzerinde düşünün.

Çünkü o zaman size ne kadar önemli şeyler söylediğimi ve dikkatle baktığınızda da gerçekten Napolyon’a ne kadar benzediğimi siz de fark edeceksiniz…

1 yorum
  1. Doğan Bilge diyor

    Bir GS ki olarak, fener GS maçindan sonra garip hareketler ve söylemler yapan şahislari görüp kahkahaların tutamayıp güldüğümu gören eşim: neden guluyorsunki diye azarladı. Bense onların fenerbahçelikkerine değil, hareketlere guluyordum. Ve dedim ki bir GS ki olarak bizim takımı sevenlerde yapsa gülerim dedim. Mesele Kimin hangi takımı tuttuğu yada yenip yenildiği meselesi değildi. Garip hallerimizdi. Allah hepimize akıl fikir versin. Güzel pazarlar.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.