Haziran’da Yaşamak Zor

İşte yine bir haziran mevsimi daha… Yılda bir kez olur bu, dünyanın Mayıs’ta yeşerip, gök maviye dönen damarı Haziran’da laciverte bulanır. Eriyen kar suları ovalara, toprağa, ekinlere can katar. Her yıl tekrarlanmasına rağmen Haziran’ı kanıksayamayız. Her Haziran başka bir heyecanla gelir ama heybesinde hüzün de gizlidir. Haziran, edebiyat dünyamızın önemli isimlerinin toprağa sırlandığı mevsimdir çünkü.

“Haziran’da Ölmek Zor” bunu çokça duymuşsunuzdur. Merhum şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Orhan Kemal’e atıfla yazdığı bu ünlü şiirinde, yine Haziran’da göçen bir başka dostunu, Nazım Hikmet’i de yâd eder. Bu şiirden yaklaşık yirmi yıl sonra bir başka şiir çınarımız olan Ahmed Arif de, yine Orhan Kemal gibi 2 Haziran’da dünyaya gözlerini yumar. O günden beridir “Haziran’da Ölmek Zor” ifadesi bu üç büyük edebiyat adamını (Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmed Arif) anmak için sıkça kullanılır.

Benim Haziran takvimimde bunlara ek olarak başka isimler de var, Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim Karakoç ve Mevlânâ İdris Zengin…

Benim şiir dünyamın kutup yıldızlarından olan bu üç isim, başta siyasal / ideolojik tercihleri olmak üzere birçok sebeple yeterince gündeme getirilmiyor, isimleri unutturulmaya çalışılıyor. Ben de tam da bu sebepten onları anmak, meydan yerinde tutmak istiyorum.

Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim Karakoç, Mevlânâ İdris Zengin…

Üçü de dostumdu, üçü de harikulade karakterlerdi, üçü de edebiyat dünyamıza damgasını vuran muhteşem şairlerdi, üçü de Kahramanmaraşlıydı, üçü de 7 Haziran günü âlem-i cemale göçtüler.

Üniversite yıllarımdan arkadaşım olan Mevlânâ İdris Zengin’in vefat haberini alınca şunları yazmışım:

“Bu sabah şakağımda bir mermi patladı, bu sabah göğümün en parlak yıldızı kaydı…

O benden bir yaş büyüktü ama hep onu kardeşim sanırdım. Çopçocuk bir yüreği vardı. Ben yeryüzünde böyle temiz adam çok az gördüm. Bir kelebeğin kanatlarından daha hassas bir kalbi vardı. Adına ve şiirlerine hayrandım.

Seksenli yıllarda o Aksaray-Fatih arasında bir evde kalırdı. Ben o eve yakın bir yurtta, Siirt Öğrenci yurdunda. O İstanbul Hukuk’ta okurdu, ben Marmara Kamu’da. Henüz o yaşlarda, henüz yirmisini bulmadan kendini şair olarak kabul ettirmişti piyasaya. Bir şiir halesi oluşmuştu çevresinde kendiliğinden. Mona Rosa’yı öyle güzel okurdu ki, dinlemeliydiniz.

Son görüşmemiz Maraş’ta bir kültür etkinliğinde olmuştu. Sanki dünyayı daha iyice anlamış bir sükunet vardı halinde, daha bir büyümüştü.

Alan alsın, satan satsın bana ne, bu sabah dünya çok değer kaybetti.

Abdurrahim Karakoç bana şiiri sevdiren ilk ustalarımdandı. Dilimizin gündelik kelimeleriyle nasıl sıra dışı imajlar örülebildiğini, nasıl orijinal mazmunlar üretilebileceğini onda görmüştüm. Yunus gibi derviş meşrep, Karacaoğlan gibi yanık yürekli, Köroğlu gibi haksızlığa karşı, serdengeçti biriydi. Zaman içinde birçok şiir şöleninde aynı kürsüden şiirler okuduk. Baş başa sohbetlerinizde o öfkeli, kabına sığmaz, hırçın, kavgacı hicivleri yazan adamın, nasıl melek bir kalbi olduğunu hemen görürdünüz. Güzel insan kavramının sözlüğümdeki karşılığı odur.

Cahit Zarifoğlu günümüz tabiriyle müthiş bir fenomendi benim için, sıkı hayranıydım. Yedi güzel adamın en fiyakalısıydı. Çok yakışıklıydı, pilottu, Almancası mükemmeldi, Avrupa’yı baştan sona otostopla gezmişti… Şair Ece Ayhan onun için, “Türk şiirinde keşfedilmemiş bir ada” diyordu. Onu çok doğru tanımlayan bu tabir günümüzde de geçerli…

Türk dili ne kadar güzel kullanılabilirmiş, nerelere açımlanabilirmiş onu okuyunca anlarsınız.

1987 yılı, üniversite ikinci sınıf… “Cahit ağabey Cerrahpaşa’da yatıyormuş, bir ziyaretine gidelim moral olur,” diyoruz arkadaşlarla. Kaldığımız yurt Kocamustafapaşa’da, Cerrahpaşa iki adım yer. Gideceğiz gitmesine de, “O klas şair bize böyle görünmek ister mi, biz onu öyle görmek ister miyiz? Hem sınavlar var, biraz düzelsin, toplasın kendini, biz de sınavları atlatalım, öyle gidelim.” diyerek oyalıyoruz kendimizi.

Sınavlar bitmek üzere… 7 Haziran sabahı gazetede vefat haberini görüyorum, ellerim titriyor, gözlerim kararıyor, yere kapaklanıyorum.

Hiç bir araya gelemedik onunla, ama hiç ayrılmadık da. O benim hayalimdi, dostumdu dünya gözüyle göremesem de… Gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çok kirlenir demişti bir şiirinde, gökyüzüne bakıp onu düşünüyorum. Aynı gökyüzü müydü altında yaşadığımız?

Bizi dost yapan bir gökyüzünden fazlasıydı.

Anılar defterinde gül yaprağı
Gibi unutuldum kurudum

diyordu bir şiirinde de, öyle olmasın diye yazdım bütün bunları.

Bu üç güzel adam, Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim Karakoç, Mevlânâ İdris Zengin unutulmasın, kurumasın diye.

O güzel insanlar güzel atlara binip gittiler, benim sınavlarım devam ediyor.

Ve onlarsız bir dünyada, Haziran’da yaşamak zor…

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.