Hissedebilmek

Yaz sıcakları iyice bastırdı. Ağaçlık alanlardaki yemyeşil otlar da yerini dikenli sarı çalılara bıraktı. Yangın ihtimali, her yaz olduğu gibi bu yaz da en az sıcaklar kadar içimi bunaltıyor. 2021 yılında yaşadığımız o büyük kaybı hatırladıkça yaşadığım tedirginliği haksız bulmuyorum. Giden ormanlar maalesef geri gelmedi, gelemiyor… Kim bilir o topraklara ne olacak?!

Ağaçlar, hayvanlar kilometreler boyunca cayır cayır yanarken çaresizlikle izlemenin ne demek olduğunu bilemezsiniz! Hani derler ya düşmanımın başına gelmesin, işte tam da öyle bir şey!! 2021 yazı kâbus gibi geçmişti!

İşte yine ihtimallerin kapıda olduğu bir yaza daha girdik. Felaketlerden ders almadığımız için her an yeni bir tanesini yaşamak zorunda kalıyoruz maalesef…

Tam bu noktada yıllardır zihnimi kurcalayan bir fikirden söz etmek istiyorum size: Orman yangınlarında sabotaj ihtimali araştırılır ve çoğunlukla altından insan müdahalesi çıkar. Veya gazeteyi okuduğunuzda, haberleri dinlediğinizde, ülke ve dünyada insan faaliyetine dair ne varsa şiddet üzerinedir neredeyse! Savaşlar, açlık, kıtlık, taciz, tecavüz, işkence, yol kavgası, komşu ya da akrabalar arası geçimsizlik, hatta kana bulanan düğünler! En mutlu günü cehenneme dönen gelin-damat hikâyeleriyle dolup taşarız.

Tüm bunların yaşanmadığı bir dünya getirin gönül gözünüzün önüne. Tam bu dünyanın ikizi bir başka dünya olsun; ağacı, bulutu, suyu, denizi, hayvanı, bitki örtüsü her şeyi tıpatıp aynı olsun… Fakat bir tek insanda fark olsun. İnsan şiddet uygulamaya kalktığında; vurduğunda, çimdiklediğinde, tekme attığında… Artık hangi eyleme kalkışırsa kalkışsın, karşındakine yaptığının aynısını hemen o anda hissetsin! Tekme attığında tekme yemiş gibi olsun, tükürdüğünde tükürük suratına yapışsın, karşısındakiyle birlikte aynı acıyı, aynı aşağılanmayı hemen o anda hissetsin!!!

Önemli bir noktanın altını çiziyorum: Bu, insanın iradesiyle, empati yeteneğiyle başarabildiği bir olağanüstü bir güç değil. Bir tür duyu organı gibi; dilimizle tadar, gözümüzle görür, tenimizle dokunur, kulağımızla nasıl işitirsek, acı da öylece vuku bulacak; doğuştan gelen bir duyu organı gibi… Sadece on saniye gözlerinizi kapatıp bir düşünün böyle bir dünyada hiç kimse kimseye vurmaya cesaret edebilir miydi?❓❗️

Düşünsenize birine vurduğunuzda aynı şiddette, aynı tokadı yüzünüzde hissedeceksiniz! Sorumsuzca o hamleyi yapabilir miydiniz?! Belki sadece bir kez yapabilirdiniz. Fakat ikinciye asla cesaret edemezdiniz, kendi canınızı acıtmaktan korkacağınız için!!! Sırf bu yüzden başka kimseye zarar veremezdiniz! Hadi itiraf edin, hepiniz öyle ya da böyle birini incittiniz. Ne yazık ki buna ben de dâhilim. 😔 Çok genç ve cahildim, herkes gibi hatalarım oldu… Pişmanlık duymam geçmişi değiştirmeme yetmese de artık o kadın olmadığımı, bir zamanlar olduğum gibi fevri ve öfke dolu olmadığımı iç rahatlığıyla söyleyebiliyorum.

Ve tek başıma öğrenmek zorunda kalmak her ne kadar beni üzse de kimse tarafından öğretilmemiş olsa da şiddetin ve öfkenin anlamsızlığını en nihayetinde görebildim. Giden zamana üzülmek boşuna, önüme bakmayı da nazikçe bir kenara koyarak sadece günü yaşamaya çalışıyorum, açık ve onurlu bir şekilde. Bu pek çok insan için bir şey ifade etmese de dürüstlükten taviz vermiyorum, ne pahasına olursa olsun.

Neyse biz hayalimize geri dönelim. 😊 Öyle bir dünyada yaşayan insanlar en fazla üç nesil sonra şiddetin ne olduğunu unuturdu. Belki küçük yaşta içgüdüsel olarak bir kedinin kuyruğunu çekmek bir köpeğe tekme atmaya çalışmak ya da ebeveynine vurmak gibi hareketler yaptığında kendi canının acıdığını fark edip, hareketini başka kimsenin uyarısına gerek kalmadan kendiliğinden sonlandırırdı. Şiddet en nihayetinde öğretilen-öğrenilen, nesilden nesle aktarılan bir hastalık olduğu için (ve aktarılamayacağı için) kendiliğinden silinip giderdi…

Şimdi de bu şiddetsiz dünyayı canlandırın gözünüzde: hayvana, ağaca, kadına, patronun işçisine, bir ulusun diğer ulusa, bir dinin başka bir dine, hiç kimsenin bir başkasının değerine saldır(a)madığı, saldırı olmadığı için savunma mekanizmasına da gerek kalmayan bir dünyayı hayal etmeye çalışın.

Bakın bu dünyadaki başka hiçbir şey değiştirmedik. Sadece tek bir şey radikal biçimde değişti. Fakat öyle çok şeyi değiştirirdi ki! Silahlanma diye bir şey olmazdı; silahlanma yarışı üzerinden ulus devletler de olmazdı. Güç savaşı, güç zehirlenmesi, ego diye bir şey olmazdı. Kimse kimseden üstün hale gelemezdi. Bu yüzden rekabet, öne çıkma arzusu, kahramanlık destanı da yazılamazdı… Biri düşse herkes yardıma koşardı, sırf kendi acısını hafifletmek için. Herkes neşe ve keyifle yaşamaya başlardı. Sevgiyle, huzurla dolup taşar; şiddet doğal yollarla ortadan kalkacağı için en fazla 3-4 nesil sonra şiddetin ne demek olduğu unutulurdu. Böyle bir şeyin ne anlama geldiğini hiçbir nesil bilmezdi: Alın size cennet!

Peki, şimdi de bu çılgın dünyanın; bu şiddete, kana bulanmış, kibir ve yozlaşma çamuruna saplanmış, içinde nefes aldığımız minik mavi gezegenimizin içinde koşuşturan biz ufacık yaratıkların bir anda bu değişime uğradığını hayal etmeye çalışın. Hemen bugün birbirine nefretle yaklaşanlar neye uğradığını şaşırırdı! İlk tokatta, ilk anda birbirlerine savurdukları yumrukların acısını kendi üzerlerinde hissederlerdi.

Fakat işin aslı çok geçmeden ortaya çıkardı: sapık bir ebeveyn, mahkûmu sorgulayan bir polis, fidye isteyen bir insan kaçakçısı… Artık hangi sahne gelirse gelsin gözünüzün önüne; tetiğe basan, karşısındaki savunmasız kişinin canını acıtmak ya da almak için hamle yapan her kimse, büyük bir şaşkınlığa düşerdi! Karşılıklı şiddetten söz etmiyorum; bir tarafın diğer tarafı ezdiği, tek taraflı o sahnede, şiddeti uygulayan kişi bizzat kendi zehrinin tadına bakacağı için muhtemelen aklını kaçırırdı.

Bu arada buraya bir parantez açıp kendi fikrimi not düşmek istiyorum: Haklı şiddet diye bir kavram yoktur. Şiddeti haklı ve gerekli kılan sadece insanın aklıdır. İnsanın bakış açısının bir oyunudur şiddete başvurmak. Herkes kendini haklı görmek ister, haklı olduğuna inanır. Aksi takdirde çatışma diye bir şey çıkmazdı.

Kazara ya da kasıtlı olsun birinin ölümüne veya çok daha kötüsü sakat kalmasına sebep olmak (ölünce hikaye oracıkta biter, fakat özellikle kalıcı sakatlık halinde ömür boyu çekilen çileye defalarca şahit oldum) herhalde bir insanın yapabileceği en berbat eylem olmalı. Bu eylemi gerçekleştirenlerin çok azı, sorumluluğunu üstlenebilecek cesareti gösterir. Ezici bir çoğunluğu ise yaptıklarıyla yüzleşmekten ömür boyu kaçınır. Fakat benim çizdiğim tabloda kaçacak bir yer kalmıyor; hayatı boyunca birilerine kötü davranmayı iş edinmiş, karakter haline getirmiş bir kişi artık bunu yapamadığını fark ettiğinde, bunu yapmaya kalktığında kendi canının acıdığını gördüğünde, kesinlikle şiddetten vazgeçemediği ancak şiddet de uygulayamadığı bir sarmalın içine girer. Kaosa sürüklenen birkaç on yıl boyunca tam bir temizlik yaşanır, ardından dünya sükûnete kavuşurdu!

Fantastik dizi senaryosuna benziyor! Benden size dostça bir tavsiye: bunu hayatınızda bir günlüğüne olsun uygulamayı deneyin. Bir çiçeği dalından öylece koparmazsınız.

Hepimiz için şiddetsiz bir gün dilerim..

1 yorum
  1. Aysen Del Valle diyor

    Okurken durup düşündüm. Belki de dünyayı değiştirecek en büyük güç, başkasına verdiğimiz acıyı gerçekten hissedebilmek olurdu. Şiddetin olmadığı bir dünya hayal değil, önce vicdanda başlar. Kaleminize sağlık.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.