İçimizdeki Atalet
Evren durmaz. Dünya kendi ekseninde döner, Güneş’in çevresinde dolaşır; galaksiler birbirlerinden uzaklaşırken atomların içinde elektronlar durmaksızın hareket eder. Dağ gibi görünen taşın içinde bile görünmeyen bir devinim vardır. Doğada mutlak bir durgunluk yoktur. Yaşam, hareketin başka adıdır.
Buna karşılık insan, hareket eden bir evrende zaman zaman durmayı seçer. Bedeni yürür ama düşüncesi aynı yerde kalır. Gözleri geleceğe bakar ama zihni geçmişin gölgesinden çıkamaz. Bazen korku, bazen alışkanlık, bazen de konfor, görünmez bir ağırlık gibi omuzlarına çöker. İşte buna yalnızca fizik değil, hayat da atalet der.
Newton, yüzyıllar önce bir cismin dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça bulunduğu durumu koruyacağını söylemişti. Bu yasa yalnızca taşları, arabaları ya da gezegenleri açıklamaz. İnsan da çoğu zaman kendi alışkanlıklarının yörüngesinde döner. Düşüncelerini değiştirmek, yeni bir yola çıkmaktan daha zordur. Çünkü zihnin de bir ataleti vardır.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı sözü tekrar eder, aynı yolu yürür, aynı yanlışları yapar. Değişmek istemediklerinden değil değişmenin mümkün olduğuna inanmadıklarından. İşte burada fizik, psikolojinin kapısını aralar.
Psikolog Martin Seligman’ın “öğretilmiş çaresizlik” adını verdiği durum da buna benzer. İnsan, defalarca başarısız olunca bir süre sonra denemekten vazgeçer. Kapısı açık olduğu hâlde kafesten çıkmayan kuş gibi… Zinciri çözülmüş olduğu hâlde aynı kazığa bağlı olduğunu sanan fil gibi… Onu tutan artık ip değil, zihnidir.
Belki de en ağır atalet, bedenin değil umudun hareketsizliğidir.
İnsanın yalnızca bedeni yorulmaz, düşünceleri de yorulur. Her gün aynı cümleleri kuran, aynı haberleri izleyen, aynı insanlarla aynı konuları konuşan zihin, bir süre sonra yeni bir düşünce üretmekte zorlanır. Oysa beyin de kaslar gibidir, kullanılmadıkça güç kaybeder. Merak edilmeyen bilgi unutulur, sorulmayan soru körelir, kurulmamış hayaller ise zamanla hiç kurulmamış gibi sessizce yok olur. Zihinsel atalet, çoğu zaman fark edilmeden başlar.
Ruhsal atalet daha sessizdir. İnsan sabah uyanır, işine gider, görevlerini yapar, akşam evine döner. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür. Oysa içinde uzun zamandır açılmayan bir pencere vardır. Sevinçler azalır, heyecanlar sıradanlaşır, umutlar ertelenir. Yaşamak devam eder; fakat insan, hayatın içinde yürürken hayatın kendisine dokunamaz. İşte en derin sessizliklerden biri budur.
Duygusal atalet ise sevgiyi bile yavaşlatır. Bir zamanlar heyecanla dinlediğimiz bir dostu dinlememeye, teşekkür etmeyi ertelemeye, özür dilemekten kaçınmaya başlarız. Sevgimizi göstermeyi sonraya bırakırız. Oysa ertelenen yalnızca bir söz değildir, bazen bir ömürdür. Nice kırgınlıklar konuşulmadığı için büyür, nice dostluklar ihmal edildiği için sessizce uzaklaşır.
Bireysel atalet, zamanla toplumsal atalete dönüşür. Sorgulamayan bireylerden oluşan toplumlar, değişimin önünde görünmez duvarlar örer. “Böyle gelmiş, böyle gider.” cümlesi, yalnızca bir alışkanlık değil, bazen bir toplumun en ağır yükü olur. Oysa tarih, bu yükü omuzlarından atan insanların açtığı yollarla ilerlemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük mücadeleleri, yalnızca cephelerde verilen savaş değildi. O, düşüncenin önündeki ataleti de kırmaya çalıştı. Harf devrimi, eğitim seferberliği, bilim ve aklı rehber edinme çağrısı; hepsi, durağanlığa karşı atılmış cesur adımlardı. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözü, yalnızca bilimi övmek için değil; düşünmeyen, araştırmayan ve sorgulamayan toplumların yerinde sayacağını anlatmak için de söylenmişti.
Albert Einstein, “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemek akılcılık değildir.” derken, aslında alışkanlıkların görünmez zincirlerine dikkat çekiyordu. Mevlânâ ise, “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” diyerek değişimin ruhunu hatırlatıyordu. Farklı çağlarda yaşamış bu insanlar, aynı gerçeğin etrafında buluşuyordu: Hayat, hareket edene kapılarını açar.
Belki de atalet, insanın görünmeyen gölgesidir. Biz yürüdükçe peşimizden gelir ama durduğumuzda önümüze geçer. O zaman gölge, yönümüzü belirlemeye başlar. İşte tam o anda kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Beni durduran gerçekten koşullar mı, yoksa alıştığım düşünceler mi?
Bir dereyi düşünün… Önüne çıkan kayaları aşar, yol bulamazsa yeni bir yatak açar, bazen sessizce süzülür, bazen coşkuyla çağlar, ama hiçbir zaman akmaktan vazgeçmez. Belki de doğanın bize en büyük dersi budur. Yaşam, durmakta değil akmakta, değişmekte ve yeniden başlayabilmektedir.
Ve belki de insanın en büyük yolculuğu bir adım ileri atmak değil o adımı yıllardır atmamasına sebep olan görünmez ataleti fark edebilmektir. Çünkü değişim önce ayaklarda değil düşüncede başlar. Düşünce harekete geçtiğinde ise insanın önünde açılmayacak yol yoktur.
Kaleminize sağlık. İlgi, merak ve keyifle okuduğum yazılardan biri. Atalet belki de yalnızca hareketsizlik değil, insanın kendisini yıllar içinde oluşturduğu düşünceler, kimlikler ve alışkanlıklarla sınırlı sanmasıdır. Oysa değişim, yeni bir kişiye dönüşmekten çok, bizi özümüzden uzaklaştıran katmanları fark etmekle başlıyor. O fark edilişle beraber, doğal bir akışla hareket ortaya çıkıyor. Tıpkı yazınızdaki dere benzetmesi gibi… Su nasıl kendi doğası gereği akıyorsa, insan da özüne yaklaştıkça hayatla yeniden uyum içinde akmaya başlıyor. Yazınız bana bunu yeniden hatırlattı. Teşekkür ederim.