İoanna Kuçuradi’ye Veda: İnsanı Değerli Kılan Bir Ömür
“Bazı insanlar aramızdan ayrılmaz; bize bıraktıkları düşüncelerle yaşamaya devam ederler.”
İoanna Kuçuradi’yi kaybettik.
Bunu söylemek kolay değil. Çünkü bazı insanların ölümü, yalnızca bir insanın ölümünü anlatmaz. Bir dönemde, bir düşünme biçiminde, bir vicdanda, bir öğretme ahlakında eksiklik, boşluk hissi oluşturur. İoanna Kuçuradi benim için tam da böyle bir isimdi.

Kuçuradi’yi sosyoloji eğitimi aldığım yıllarda tanıdım. Benim doğduğum yıl Felsefe eğitimini tamamlamış. Türkiye’de felsefenin yalnızca üniversitelerin dersliklerinde öğretilen bir disiplin değil, insanı ve hayatı anlamanın, sorgulamanın, insan onurunu korumanın bir yolu olabileceğini gösteren büyük bir düşünür ve büyük bir hocaydı.
4 Ekim 1936’da İstanbul’da doğdu İoanna Kuçuradi. Zapyon Kız Lisesi’ni 1954’te, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1959’da bitirdi. 1965’te doktorasını tamamladı. Ardından 1965-1968 yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görev yaptı. 1970’te doçent, 1978’de profesör oldu.
Ama onun Türkiye düşünce hayatındaki asıl kurucu izleri 1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurmasıyla başladı. 2003 yılına kadar bölüm başkanlığını sürdürdü. Hacettepe’nin kendi tarihçesinde de belirtildiği gibi, bu bölüm Türkiye’de kurulan üçüncü felsefe bölümüydü. Yani Kuçuradi yalnızca felsefe yapan biri değildi, Türkiye’de felsefenin kurumsal zeminini kuran insanlardan biriydi.
Onun yaşamına baktığımda, “bir akademisyenin hayatı nasıl bir toplumsal mirasa dönüşür?” sorusunun çok güçlü bir cevabını görüyorum.
Çünkü Kuçuradi, kürsüsünde kalan bir hoca olmadı. Felsefeyi hayatın içine taşıdı. Etik, insan hakları, değer, insan onuru, özgürlük ve adalet üzerine düşündü; ama bunları soyut kavramlar olarak bırakmadı. İnsanla, toplumla ve gerçek hayatla buluşturdu. 1997’den itibaren Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin müdürlüğünü yürüttü. Ayrıca UNESCO Kürsüsü’nün, Türkiye Felsefe Kurumu’nun, Uluslararası Felsefe Dernekleri Federasyonu’nun başkanlığını yaptı.
Belki de onun en büyük öğretisi şuydu: İnsana bakarken onu bir kalıba sıkıştırmadan, onun değerini ve olanaklarını görmeye çalışmak.
Bir sosyolog olarak Kuçuradi’ye baktığımda kendime çok yakın bir düşünme alanı buluyorum. Çünkü sosyoloji de insanı toplumdan bağımsız düşünemez. Bireyin davranışlarının arkasında sınıflar, kurumlar, kültürler, iktidar ilişkileri, eşitsizlikler, normlar ve tarih vardır. Fakat Kuçuradi bana başka bir şeyi hatırlatıyor: İnsanı toplumsal koşullarıyla açıklamak yetmez; insanı kaybetmeden açıklamak gerekir.

İşte benim için onun felsefesi ile sosyoloji arasındaki en güçlü köprü burada kuruluyor.
Toplumu anlamaya çalışırken insanı istatistiğe, gruba, kategoriye, “öteki”ne dönüştürmemek… Bir insanın yalnızca ait olduğu sınıf, toplumsal cinsiyet, meslek, kimlik ya da toplumsal konum olmadığını unutmamak… İnsan haklarını yalnızca hukuk metinlerinde değil, insanın gerçek yaşamındaki karşılığıyla düşünmek…
Kuçuradi’nin düşüncesi bana bunu yeniden ve yeniden hatırlatıyor.
Onun İnsan ve Değerleri kitabı bu açıdan benim için çok özel bir yerde duruyor. 1971’de yayımlanan bu eser, değer problemini onun düşüncesinin merkezine yerleştiren temel çalışmalarından biri oldu. Etik, Nietzsche ve İnsan, Schopenhauer ve İnsan, Sanata Felsefeyle Bakmak, Çağın Olayları Arasında, Uludağ Konuşmaları ve daha sonra İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları gibi eserleri ise onun felsefeyi insan hayatından koparmayan düşünce dünyasının izlerini taşıdı.
Onun düşünsel dünyasının kaynakları da çok zengindi. Platon ve Aristoteles’ten Kant’a, Schopenhauer’dan Nietzsche’ye, Nicolai Hartmann’a uzanan bir düşünce çizgisi içinde çalıştı. Değer, insan ve etik problemlerini bu düşünürlerle hesaplaşarak geliştirdi. Özellikle hocası Takiyettin Mengüşoğlu’nun insan felsefesi ve felsefi antropoloji yaklaşımının onun düşünce dünyasında önemli bir yeri oldu. Kuçuradi’nin kendi ifadesiyle özellikle önemsediği filozoflar arasında Platon, Aristoteles, Kant, Schopenhauer, Nietzsche ve Nicolai Hartmann bulunuyordu.
Ama onu yalnızca etkilendiği düşünürlerle anlatmak yeterli değil.
Çünkü İoanna Kuçuradi, aldığı düşünsel mirası Türkiye’nin kendi meselelerine taşıdı. Felsefeyi Türkiye’de kurumsallaştırdı, öğrenciler yetiştirdi. İnsan hakları alanında düşünsel bir zemin oluşturdu ve kuşaklar boyunca devam edecek bir akademik gelenek bıraktı. Hacettepe Üniversitesi de ondan, “içinde felsefe yaptığımız binanın temellerini atan” ve felsefenin Türkiye’de kurumsallaşmasına büyük emek veren bir hoca olarak söz ediyor.
Ve ben onu bir kadın olarak düşündüğümde, bıraktığı miras benim için daha da anlamlı hale geliyor.
Çünkü bir kadının akademide yalnızca var olması değil, bir alan kurması; yalnızca ders vermesi değil, bir disiplinin kurumsal hafızasını oluşturması; yalnızca kendi kariyerini sürdürmesi değil, kendisinden sonra gelecek kadınlara ve erkeklere bir düşünme yolu açması çok kıymetli.
Kuçuradi bana kadın olarak şunu öğretiyor: Sesimizi yükseltmek zorunda kalmadan da düşünsel olarak güçlü olabiliriz; düşüncemizden vazgeçmeden de bulunduğumuz alanın sınırlarını değiştirebiliriz.
Onun yaşamında gösterişten çok emek, makamdan çok düşünce, ünvanlardan çok öğrenciler ve eserler vardı. Belki de gerçek akademik otoritenin ne olduğunu bize tam da bu yüzden gösterdi.
Ben ondan, “insan” kelimesini daha dikkatli kullanmayı öğrendim. Değer dediğimiz şeyi sorgulamayı, iyi ile değeri birbirine karıştırmamayı, bir insanı değerlendirirken kendi önyargılarımızın farkına varmayı, hakları yalnızca bir hukuk terimi değil insanın insan olarak yaşayabilmesinin koşulu olarak düşünmeyi öğrendim.
Ve belki en önemlisi, düşünmenin bir ahlakı olduğunu öğrendim.
Bir sosyolog olarak insanı anlamaya çalışırken, bir kadın olarak kendi sesimi kurarken, Kuçuradi’nin bıraktığı mirasın bende yaşayacağını düşünüyorum. Çünkü bazı hocalar bize yalnızca bilgi vermez. Bir bakış açısı bırakır, bir ölçü bırakır, bir vicdan bırakır.
İoanna Kuçuradi de bize bunları bıraktı.
4 Ekim 1936’da başlayan doksan yıllık yaşamı, 2 Ekim 2026’da sona erdi. Ardında yalnızca kitaplar, makaleler, dersler, kurumlar ve öğrenciler bırakmadı. Bir düşünme terbiyesi bıraktı. İnsan haklarını insan onurundan koparmayan, etiği gündelik hayattan ayırmayan, felsefeyi yaşamın dışında görmeyen bir düşünme terbiyesi… Şimdi onun ardından söylenecek çok söz var.
Ama ben en çok şunu söylemek istiyorum: Teşekkür ederim hocam.
Bize insanı yalnızca bilmenin değil, anlamanın; yalnızca anlamanın değil, değerini gözetmenin; yalnızca konuşmanın değil, düşünmenin sorumluluğunu hatırlattığınız için…
Bir kadın olarak önümüzden yürüdüğünüz, akademide ve düşünce dünyasında bize açtığınız yollar için…
Bir sosyolog olarak insanı toplumun içinde ararken, insanın onurunu toplumun hiçbir kategorisine teslim etmemeyi öğrettiğiniz için…
Felsefeyi hayattan koparmadığınız için…
Ve en çok da, insanı merkeze alan bir düşüncenin hâlâ mümkün olduğunu gösterdiğiniz için…
Siz artık aramızda değilsiniz.
Ama kurduğunuz kürsülerde, yetiştirdiğiniz öğrencilerde, çevrilen kitaplarda, insan hakları mücadelesinde, bir öğrencinin sorduğu soruda, bir akademisyenin tereddüdünde, bir kadının kendi sesini bulmasında ve insanın insana yeniden insan olarak bakabildiği her yerde yaşamaya devam edeceksiniz.
Güle güle İoanna Kuçuradi.
İnsan için düşündünüz, insan için çalıştınız.
Şimdi düşünceleriniz bize emanet.
İyi ki geçtiniz bu ülkeden.
İyi ki felsefeyi burada, bu topraklarda, insanla buluşturdunuz.
Minnetle, saygıyla, sevgiyle…
Hocaların hocası, yolunuz açık olsun.
Bıraktığınız ışık sönmesin.