İslam Ülkelerinde Şeriatla Yönetilen Baskıcı Rejimler

İslam ülkelerinde şeriatla yönetilen baskıcı rejimler Orta Doğu’da bombalar patlatıyor. Türkiye açısından bakıldığında ise tartışma, daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, din ile devlet işlerini birbirinden ayırarak toplumsal barışı korumayı hedeflemiştir. Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde kurulan laik sistem, farklı inanç ve mezheplerin bir arada yaşayabilmesi için hukuki bir zemin oluşturmuştur.

Bugün eğitimden siyasete kadar uzanan alanlarda mezhepçi söylemlerin güç kazanması, bazı çevreler tarafından endişe verici bulunmaktadır. Çünkü tarih, mezhep temelli kutuplaşmanın toplumsal huzuru zedelediğini defalarca göstermiştir.

Bugün İslam dünyasının içine düştüğü tabloya baktığımızda, en acı gerçeklerden biri kardeş kavgasının din adına yürütülüyor olmasıdır. Aynı inanca mensup toplumlar, mezhep ayrılıkları üzerinden birbirine düşman edilmekte, camiler, şehirler ve masum hayatlar bu çatışmaların kurbanı olmaktadır.

Taliban ile Pakistan arasındaki gerilim, Müslüman coğrafyanın kendi içinde nasıl bir kırılma yaşadığını göstermektedir. Yine Pakistan’da Şii-Sünni çatışmaları, mezhep ayrılığının nasıl bir toplumsal yaraya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

IŞİD örneğinde olduğu gibi, radikal örgütlerin İslam adına şiddet üretmesi, dini, siyasal ve mezhepçi hesapların aracı haline getirmesi, yalnızca bölge halklarına değil İslam’ın evrensel itibarına da zarar vermektedir.

Öte yandan Ahmed eş-Şara gibi isimlerin küresel güç dengeleri içinde konumlandırılması, Orta Doğu’daki siyasal karmaşanın yalnızca iç dinamiklerle açıklanamayacağını da göstermektedir. CIA ve MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin bölgede etkin olduğu yönündeki tartışmalar, İslam dünyasının dış müdahalelere ne kadar açık hale geldiğini düşündürmektedir.

Bütün bu gelişmeler ışığında asıl sorulması gereken soru şudur: İslam coğrafyasını bu noktaya getiren temel sorun nedir?

Birçok düşünür, mezhepçiliği bu krizin en temel sebeplerinden biri olarak görmektedir. Mezhepçilik, farklı dini yorumları bir zenginlik olarak değil, bir ayrışma ve düşmanlık gerekçesi olarak sunmaktadır. Oysa inanç, insanı yüceltmek ve birleştirmek için vardır; ayrıştırmak için değil.

Genç kuşakların nasıl bir bilinçle yetiştirileceği, bu noktada hayati bir önem taşımaktadır. Eğitim sisteminin temel amacı, sorgulayan, eleştiren, bilime ve akla dayalı düşünen bireyler yetiştirmek olmalıdır. Ancak bu şekilde toplum, hem iç çatışmalara hem de dış müdahalelere karşı güçlü durabilir.

Sonuç olarak İslam dünyasında yaşanan krizler yalnızca dini değil, siyasi, ekonomik ve jeopolitik boyutları olan çok katmanlı sorunlardır. Fakat mezhepçiliğin bu sorunları derinleştirdiği gerçeği inkâr edilemez.

Barışın yolu ötekileştirmekten değil, ortak akıldan geçer.

Güçlü bir toplum ise ancak hukuk devleti, laiklik ve evrensel değerler temelinde inşa edilebilir.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.