Kadim İran Halkı ve Oynanan Oyunlar

İran’ın din tarihi, binlerce yıllık köklü ve çok katmanlı bir geçmişe dayanır. Antik dönemde İran coğrafyasında en etkili inanç sistemi, peygamber Zerdüşt’ün öğretilerine dayanan Zerdüştlük olmuş ve özellikle Ahameniş İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu dönemlerinde devlet dini olarak benimsenmiştir. 7. yüzyılda İslam fetihleriyle birlikte İran’da İslam yayılmış, zamanla halkın büyük çoğunluğu Müslüman olmuştur. 16. yüzyılda Safevi Devleti Şiiliği resmî mezhep ilan etmiş ve bu durum İran’ın dini kimliğini kalıcı biçimde şekillendirmiştir. Günümüzde İran nüfusunun çoğunluğu Şii Müslümandır; bunun yanında Sünniler, Hristiyanlar, Yahudiler ve Zerdüştler gibi azınlık dini topluluklar da varlığını sürdürmektedir. Neden İran’ın dini geçmişini irdeledim, çünkü İran halkı dini yönetim şekli ile hep tehdit altında oldu, kullanıldı. Diğer Müslüman ülkeler gibi…

İran’ın yakın geçmişini anlamak için Pehlevi döneminden başlamak gerekir. Bu dönem, ülkenin hızla modernleşmeye çalıştığı ama aynı zamanda dış güçlerin etkisinin arttığı bir süreçtir. Yönetim biçimi, toplumun tamamını temsil eden bir sistem olmaktan çok, merkezi ve baskıcı bir yapıya dayanıyordu. Bu durum hem içeride huzursuzluk yarattı hem de dış müdahalelere zemin hazırladı.

Pehlevi yönetimi, İran’ı güçlü ve modern bir devlet yapmak istedi. Sanayi yatırımları yapıldı, ordu güçlendirildi, eğitim ve hukuk alanında laik düzenlemeler getirildi. Ancak bu değişimler halkın tüm kesimlerinin katılımıyla gerçekleşmedi. Kararlar yukarıdan aşağıya alındı. Özellikle dini çevreler ve geleneksel kesimler kendilerini dışlanmış hissetti. Siyasi muhalefete izin verilmemesi ve güvenlik güçlerinin sert uygulamaları, devlet ile halk arasındaki bağı zayıflattı.

Bu dönemde İran, büyük güçlerin rekabet alanı hâline geldi. Petrol kaynakları ülkeyi stratejik olarak çok değerli kılıyordu. Batılı devletler, özellikle ABD ve İngiltere, İran’da kendi çıkarlarına uygun bir yönetim görmek istiyordu. Petrolün millîleştirilmesi girişimi dış müdahaleyle engellendi ve yönetim yeniden Batı yanlısı bir çizgiye oturtuldu. Bu olay, İran toplumunda “ülkemizin kaderi dışarıdan belirleniyor” düşüncesini güçlendirdi. Halkın bir kısmı, yönetimin emperyal güçler tarafından desteklendiğini ve bu nedenle bağımsız karar alamadığını düşünmeye başladı.

Zamanla ekonomik büyüme olsa da gelir dağılımı bozuldu. Kırsaldan şehirlere yoğun göç yaşandı, sosyal adaletsizlik arttı. Yönetim şekli, halkın yönetime katılımını sınırlayan bir yapıdaydı. Bu da büyük bir toplumsal tepki birikmesine yol açtı. Sonunda geniş halk kitleleri, dini liderlerin öncülüğünde monarşiye karşı birleşti ve sistem kökten değişti. Böylece İslam Cumhuriyeti kuruldu.

Yeni yönetim, Batı etkisinden kurtulmayı ve tam bağımsızlık sağlamayı hedefledi. Ancak bu kez de farklı bir güç yoğunlaşması ortaya çıktı. Dini liderliğe dayalı sistem, halkın seçtiği kurumlarla birlikte çalışsa da nihai otorite seçilmiş siyasetçilerde değil, dini liderlik makamında toplandı. Bu yapı, farklı görüşlerin sistem içinde rahatça temsil edilmesini zorlaştırdı. Yönetim biçimi değişmiş olsa da güç merkezileşmesi devam etti.

Devrimden kısa süre sonra savaş başladı. Savaşın temel sebebi yalnızca sınır anlaşmazlığı değildi. Devrim sonrası İran’ın zayıfladığı düşüncesi, komşu ülkenin bunu fırsat olarak görmesine yol açtı. Ayrıca devrimin bölgeye yayılmasından korkan bazı ülkeler, İran’a karşı denge kurulmasını istedi. Bu nedenle savaş sadece iki ülke arasında değil, dolaylı olarak bölgesel ve küresel güçlerin de dâhil olduğu bir mücadeleye dönüştü. Savaş yıllarca sürdü, yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve iki ülke de büyük ekonomik zarar gördü.

Savaşın sonucunda sınırlar büyük ölçüde değişmedi. Ancak İran’da rejim daha da güçlendi. “Dış tehdit” algısı, içerde birlik oluşturmak için kullanıldı. Güvenlik politikaları ön plana çıktı. Ekonomi ise savaşın ve sonrasında uygulanan yaptırımların etkisiyle zorlandı.

Günümüze gelindiğinde, İran hâlâ dış baskılar, yaptırımlar ve bölgesel gerilimlerle karşı karşıyadır. Büyük güçler enerji yolları, nükleer program ve bölgesel nüfuz nedeniyle İran üzerinde baskı kurmaya çalışmaktadır. Buna karşılık İran da çevresindeki ülkelerde etkisini artırarak kendine bir güvenlik kuşağı oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum zaman zaman vekâlet savaşlarına ve diplomatik krizlere yol açmaktadır.

Yanlış yönetim biçimi tartışması hem monarşi dönemi hem de sonrası için yapılabilir. Pehlevi döneminde sorun, halkın yeterince söz sahibi olmaması ve dış desteğe dayalı bir iktidar algısıydı. Devrim sonrası dönemde ise sorun, gücün dar bir merkezde toplanması ve farklı fikirlerin sistem içinde sınırlı alan bulabilmesidir. Her iki dönemde de katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim kültürünün tam olarak yerleşememesi ülkenin siyasi istikrarını zorlaştırmıştı.

Gelecekte olası sonuçlar birkaç yönde gelişebilirdi. Eğer iç reformlar güçlenir, ekonomi toparlanır ve dış ilişkilerde denge sağlanırsa ülke daha istikrarlı bir yapıya kavuşabilirdi. Ancak dış baskılar artar, ekonomik sorunlar derinleşir ve iç gerilimler çözülmezse yeni krizler yaşanabilirdi. İran’ın kaderini belirleyecek temel unsur, hem içeride halkın yönetime katılımının artması hem de dış müdahalelere karşı daha dengeli ve bağımsız bir politika izlenmesiydi.

Sonuç olarak İran’ın yakın tarihi, modernleşme çabaları, dış müdahaleler, yönetim krizleri ve uzun bir savaşın etkisiyle şekillenmişti. Ülke bugüne kadar hâlâ geçmişteki bu kırılmaların izlerini taşımaktaydı… Kalıcı istikrar ise güçlü ama aynı zamanda halkıyla uyumlu ve dış baskılara karşı dengeli bir yönetim anlayışıyla mümkün olabilirdi. Bütün bunlar acil yapılması gerekenlerdi. Gelinen durum vahim. Savaş.

Umudumuz bu kaos ve yıkıcı savaş durumunun uzun sürmemesi ve komşumuz İran’ın bir an evvel yaralarını sarmaya başlamasıdır. Lakin mevcut yönetimle değil. İran halkının hür iradesi ve aldığı kararlar geçerli olur. Cumhuriyet yönetimine geçer. Eğer bu olmaz, eski yönetimde ısrar edilirse daha vahim sonuçlarla karşılaşılır. Veya, emperyallerin güdümünde bir yönetim gelirse bu seferde, kadim İran halkı ve binlerce yıllık medeniyet, yeraltı zenginlikleri tehlikede olur. Coğrafya kader mi? Hayır, sömürü düzeni kalkarsa, Coğrafya kader olmaktan çıkar ve halkların kardeşliği ve özgür bir yaşam sürer insanlar…

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.