Kendi Parti Binasına Polis Gücüyle Girmeye Çalışan Adam
Türkiye uzun zamandır yalnızca ekonomik krizlerle, adalet tartışmalarıyla ya da kutuplaşmayla mücadele etmiyor. Daha derin, daha ağır bir sorunla karşı karşıyayız: siyasetin meşruiyet kriziyle.
Bugün yaşananlar artık bir parti içi çekişmenin sınırlarını aşmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan gerilim yalnızca bir koltuk kavgası değil, Türkiye’de demokrasinin nasıl algılandığını, halk iradesinin ne kadar önemsendiğini ve siyasetin hangi zeminde yürütüldüğünü gösteren ağır bir kırılmadır.
“Mutlak butlan” gibi hukuk terminolojileriyle başlayan tartışma, polis müdahalesi, plastik mermi ve biber gazı görüntüleriyle bambaşka bir noktaya taşındı. Çünkü hukuk tartışması mahkeme salonlarında yapılır, halkın iradesine karşı güvenlik kalkanlarının gölgesinde değil. O andan itibaren mesele yalnızca CHP’nin iç meselesi olmaktan çıktı. Türkiye’nin topal demokrasisinin aynasına dönüştü.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün yaşadığı en büyük problem artık seçim kaybetmiş olması değildir. Siyasette seçim kaybetmek mümkündür, her lider yenilebilir. Ancak asıl kırılma, kendi tabanının duygusunu okuyamamakta başlar. Bir siyasetçinin en büyük gücü makamı değil, seçmeninin gönlündeki yeridir. O bağ koptuğunda, geriye yalnızca unvan kalır.
Toplumun büyük bir kısmı bugün Kılıçdaroğlu’nu, kendi tabanının iradesine rağmen koltuğa tutunmaya çalışan eski siyaset refleksinin bir temsilcisi gibi görüyor. Bu algı doğru ya da yanlış olabilir, fakat siyasette algı çoğu zaman gerçeğin önüne geçer. Hele ki insanlar umutlarını kaybettiklerinde…
Bir zamanlar “Adalet Yürüyüşü” ile milyonların vicdanında yer bulan bir siyasetçinin, bugün kendi partisine polis gölgesinde dönmeye çalıştığı görüntü, tarihsel bir çelişki olarak hafızalara kazındı. Çünkü siyaset yalnızca güç mücadelesi değildir, aynı zamanda semboller dünyasıdır. Dün adaletin sesi olan bir figürün bugün otorite görüntüsüyle yan yana anılması, toplum vicdanında derin bir kırılma yaratmıştır.
Asıl acı olan ise şudur: Bir lideri en sert biçimde rakipleri değil, kendi seçmeni terk eder. Çünkü seçmen yalnızca oy vermez; umut verir, inanç verir, yıllarını verir. Eğer o umut kırılırsa geriye büyük bir hayal kırıklığı kalır.
Bugün CHP tabanında hissedilen öfke tam da budur. İnsanlar yalnızca siyasi bir yenilgiyi değil, duygusal bir kopuşu yaşıyor. Bu yüzden kullanılan dil sertleşiyor, kırgınlık büyüyor. Çünkü umut yıkıldığında geriye küller kalır.
Fakat tarih bize bir şeyi defalarca göstermiştir: Toplumlar bazen en büyük yenilgilerden sonra yeniden ayağa kalkar. Demokrasi yalnızca liderlerden ibaret değildir. Partiler geçer, isimler değişir, dönemler kapanır. Ama halkın iradesi, bir gün mutlaka kendi yolunu yeniden bulur.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey kör sadakat değil, samimi özeleştiridir. Siyaseti yeniden ahlakla, hukukla ve vicdanla buluşturabilmektir. Çünkü demokrasi yalnızca sandık kurmak değildir, sandığın ruhuna da sahip çıkmaktır.
Ve unutulmamalıdır ki milyonların umudu kolay kurulmaz. Ama bir kez yıkıldığında, ardında çok ağır bir sessizlik bırakır.
Belki bugün büyük bir kırgınlığın içindeyiz. Belki öfke hâkim. Ama küller bazen yeniden doğuşun başlangıcıdır. Türkiye’de yaralı demokrasinin de, halkın vicdanının da bir gün yeniden ayağa kalkması dileğimle.
Kesinlikle katılıyorum başarılar diliyorum