Kendi Sesini Kaybeden İnsanlık

Gözlerimizi açtığımız modern dünya, bize tarihin en özgür dönemini yaşadığımızı fısıldıyor. Herkesin bir kürsüsü, herkesin dünyaya duyuracak bir cümlesi var gibi görünüyor. Oysa kalabalıkların uğultusunu biraz dikkatli dinlediğimizde, ortada yükselen bir senfoni değil, sadece devasa bir gürültü kirliliği olduğunu fark ediyoruz. Çünkü bugün insanlık, tarihin en konforlu ama en tehlikeli yanılsamasının içinde: Özgür irade zannettiğimiz şey, aslında ucuz bir yankı odasından ibaret.

Tam da bu noktada, insan zihninin sürü psikolojisine ve otoriteye duyduğu kör bağlılığa indirilen en acımasız neşterlerden biriyle, Fyodor Dostoyevski ile karşılaşıyoruz. Rus edebiyatının bu dahi kalemi, ruhumuzun en karanlık dehlizlerine fener tutarak şöyle der:

“İnsanların çoğunun kendine ait özgün görüşleri yoktur. Onlar yalnızca sesi daha gür çıkan, daha zengin olan ya da daha çok tanınan birinden duyduklarını tekrarlayıp dururlar.”

Dostoyevski, bu sarsıcı tespitiyle yüzümüze keskin bir hakikati vurur. Birey; düşünmenin, sorgulamanın ve en nihayetinde kendi hakikatini aramanın getirdiği o ağır, o omuzları çökerten sorumluluktan kaçmanın bir yolunu bulmuştur. Bu yol, gücün, şöhretin ya da sadece ses gürültüsünün gölgesine sığınmaktır.

Düşünmek acı verir, oysa bir slogana tutunmak son derece konforludur. İşte bu yüzden toplum, kendi fikri olmayan ama başkalarının dikte ettiği fikirleri en ateşli şekilde savunan “tutkulu papağanlarla” dolup taşar.
Bu derin tespiti besleyen felsefi kökler, insanlık tarihinin en sarsıcı düşünürlerinde de karşılık bulur.

Friedrich Nietzsche’nin “Sürü Ahlakı” (Herdenmoral) felsefesi, tam olarak bu kitlesel acziyeti işaret eder. Nietzsche’ye göre kitleler, kendi değerlerini sıfırdan üretmekten acizdir. Onlar, doğaları gereği her zaman baskın figürlerin, güçlü çobanların izinden gitmeye meyillidirler. Kendini inşa edemeyen insan, sürüye katılarak güvende hissetmek ister.

Bu felsefi mirası bir adım öteye taşıyan Martin Heidegger ise “Das Man” (Herkes) kavramıyla modern insanın trajedisini özetler. Heidegger, insanın otantik, yani kendine has ve özgün bir varoluş yaşamak yerine, gürültücü çoğunluğun içinde nasıl kaybolduğunu anlatır. “Herkes” ne giyiyorsa onu giyen, “herkes” neye öfkeleniyorsa ona bilenen ve nihayetinde “herkes ne düşünüyorsa onu konuşan” insan, artık bir ‘birey’ değildir. O, kitle imalatı bir gölgeden ibarettir.

Bugün sosyal medya algoritmalarının, popüler kültür ikonlarının ve parıltılı ekranların ortasında Dostoyevski’nin, Nietzsche’nin ve Heidegger’in ne kadar haklı olduğunu her gün yeniden deneyimliyoruz. Sesi gür çıkanın doğrusunu, zengin olanın ahlakını, tanınmış olanın fikrini kutsayan bir çağdayız.

Sorulması gereken asıl soru şudur: Bu gürültülü koroda, ağzımızdan çıkan cümleler gerçekten bize mi ait, yoksa sadece güçlü birer yankının taşıyıcısı mıyız? Sürüden ayrılmak cesaret ister, çünkü kendi hakikatini arayan insan yalnızlığı göze almak zorundadır. Ancak unutmamak gerekir ki insanı insan yapan şey papağan gibi tekrarladığı ezberler değil, yalnız kalmak pahasına savunduğu özgün düşünceleridir.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.