Mersin’de Limon Kültürü

Narenciyenin Kısa Tarihçesi1
Eski Sanskrit kaynaklarında citrusdan (narenciye) bahsedilmiş. Konfiçyus 5. yüzyılda iki narenciye çeşidini Yu ve Chü’yü öğrenmiş. MÖ 3. yüzyılda Lu’nun Bahar ve Sonbahar yıllıklarında, her ikisinin de güzelliklerinden bahsedilmiş. Narenciyenin geniş bir tanımı Chiu Chang’ın şiir döngüsünde yer almış. Bu sekiz şiirde bir mandalina ağacından yola çıkarak, açıkça gençlik övülmüş. ‘Ch’u şehrinin şarkısı’ bir şiir dizisiymiş. MÖ 250-300’den beri Ch’u Tzu’da söylenirmiş. Anlaşılacağı gibi Çinliler sadece havai fişek, barut ya da kâğıtla değil, limonla da ilgilenmişler.
Narenciye hakkında bilinen en eski meyve, ‘ağaç kavunu’ ya da Citron’muş. (Citrus medica L.) Hindistan’da yetiştirilmiş. Hint kayıtlarında narenciye, Ganesh2 tarafından kutsanmış bir meyveymiş. Java’da Budist sanatçılar, Kuvera’yı3 ellerinde bir narenciye tutarken resmetmiş. Ağaç kavunu helenistik dönemde önce Orta Doğu’da yayılmış. Akdeniz ülkelerinde ticareti değer kazanmış. Hoş kokusu, güzel görünüşü ve uzun yolculuklara dayanıklılığı nedeniyle ağaç kavunu (citron), kutsal kabul edilmiş.
Batıya ulaşan ve Avrupalıların ilgisini çeken ilk narenciye meyvesi ağaç kavunuymuş (citron). Büyük İskender, Perslerle savaşmaya giderken yanında bilim ekibini de götürmüş. Bu ekipteki Theophrastus4, ağaç kavununu ‘Med ülkesindeki elma’ olarak tarif etmiş (MÖ 310). Ağaç kavunu ayrıca Latin yazarlar Virgil5, Dioscorides6 ve Plinus7 tarafından da tarif edilmiş.
Ekşi portakal, limon ve tatlı portakal Avrupa’ya farklı yüzyıllarda ulaşmış. Romanlar ağaç kavunu yanında limon ve ekşi portakalla da tanışmışlar. Roma İmparatorluğu’nda (MÖ 30 – MS 330) pek çok narenciye yetişmiş. Roma İmparatorluğu dağıldığında bunlar da ortadan kalkmış. Narenciye kültüründeki bir sonraki gelişme Arap İmparatorluğu zamanında olmuş. İslamiyet’in yayılmasıyla narenciye Batı’ya gelmiş. MS 1150’de Araplar, ağaç kavunu, ekşi portakal, limon ve pummelo’yu Kuzey Afrika ve İspanya’ya götürmüşler.
Arap akınlarından sonra Haçlılar, Avrupa’daki derebeylerini Doğu’nun ihtişamlı ve üst düzey medeniyetiyle tanıştırmışlar. Haçlı seferlerinin ardından Avrupalı tarihçiler limon, lime ve ekşi portakalı yazmışlar. 1453’te Akdeniz ve kara bağlantısı Türkler tarafından kesilmiş. Portekizliler, Afrika’nın güney ucundan, Ümit Burnu’ndan dolanmışlar. Tatlı portakalı Hindistan ve Uzak Doğu’dan Avrupa’ya getirmişler. 16. yüzyılda Avrupa’da tatlı portakal ticareti yapılmaya başlanmış. Anavatanı Çin olan Mandalina, Avrupa’ya 1805’te getirilmiş. Önce İngiltere’ye gelmiş oradan Malta, Sicilya ve İtalya’ya yayılmış.
Avrupa’dan Amerika’ya ulaşmış. Kolomb ikinci seferinde 1493’te ilk narenciye tohumlarını Haiti’ye götürmüş. Portakal, Meksico’ya 1518’de getirilmiş. İspanyol yerleşimciler 1565 yılında, St. Augustine zamanında narenciyeyi Florida’ya getirmiş.
1788’de lime, limon fidanları Rio de Janeiro’dan, Avustralya’ya giden İngiliz yerleşimcilerce getirilmiş. Fidanlar Port Jackson’a dikilmiş. St. Helena Adası, Hindistan yolunda durakmış; Hollandalılar tatlı portakal fidanları getirip Capetown’daki kolonilerine dikmişler. Anlaşılacağı gibi narenciye, seyahatler, savaşlar ve politik gelişmelerle yayılmış. Günümüzde narenciye zararlıları ve hastalıkları önlenmeye çalışılıyor. Narenciyenin taşınması için kurallar konuyor. Gelişigüzel yayılımı engellenmeye çalışılıyor.
Halk Kültürü
Kimi toplumlar, evlerde narenciye bulundurmanın kötülüğü, kötü ruhları uzaklaştırdığına inanmışlar. Hamile bir kadının okunmuş narenciye yerse, oğlu olacağına inanılmış. Romalılar narenciye yağlarını esans olarak kullanmışlar. Altın ve değerli eşyalarını saklamak için narenciye kerestesinden mücevher kutuları yapmışlar. Bu kutuları hediye etmekte kullanmışlar. Narenciye dallarını temiz hava için evlerine, odalarına koymuşlar. Avrupa’da Orta Çağ’da veba salgını yıllarında, doktorlar, çarşaf ve diğer dokumaların narenciye yağına yatırılmasını istemiş. Üzerlerine turunçgil yağına bulanmış, kapüşonlu elbiseler giyilmesini önermişler. Günümüzdeki antibakteriyel uygulamalar gibiymiş. Almanya’nın Karaorman bölgesinde protestanlar cenazelere narenciye götürürlermiş. Bunları ezerler ve kefenlerde kullanırlarmış.
16. yüzyılın başlarında Silezya’nın başkenti Breslan’da düzenlenen popüler atış yarışmalarında, atlı binicilerin, çocukların ellerinde tuttukları ekşi portakalları vurma geleneği varmış.
Tatlı portakal başlangıçta pahalı bir yiyecekmiş. Orta Çağ yemek kitaplarında saygın bir misafire kaç dilim portakal verileceği yazılıymış. Krallara balık tabakları yanında 21 dilim limon verilirmiş. Narenciyeler kısa sürede zengin tüccarların ve asillerin gözdesi haline gelmiş. Kuzey ülkelerinde narenciye yetiştirmek için limonluklar yapılmış. Narenciyenin suyunu ve özünü çıkaran Fransız bahçıvanlar, ürün almayı başarmışlar. Bizim yediveren limon dediğimiz olsa gerek. Narenciye çiçekleri dantellerde, mozaiklerde, heykel ve resimlerde, dokumalarda, şiir ve şarkılarda, tarih boyunca yer almış. Günümüzde gelinlikleri süslemek için portakal çiçekleri desen olarak kullanılırmış8.
Mersin’de Limon Kültürü
Limon, baharın gelişiyle birlikte, Nisan ayında çiçek açar ve narenciye bahçeleriyle çevrili Mersin, limon çiçeği kokar. Turunç, portakal, mandalina ve diğer narenciye çeşitlerinin karışık olduğu bahçelerde, limon çiçeği kokusunun baskın olduğu kanısındayım. Mezitli/ Davultepe’de yaşadığım için yoğun limon çiçeği kokusunun tanığıyım. Davultepe, sahile çok yakın bir yerleşim yeri. Anayoldan Toroslar’a kadar narenciye bahçelerle çevrili. Nisan ayında serin hava, evlerin içini limon çiçeği kokusu belirgin biçimde doldurur. Günümüzde narenciyenin ortadan kaldırılması, modern şehir yapılarının bahçeleri ele geçirme tehdidi gündeme geliyor. Mersin’in karakterini veren bu kokunun yaşaması için bahçelerin korunması gereklidir.

Ağaçlar çiçek açmadan önce yapılması gereken iki önemli aşama vardır; limonun (meyvenin) kesilmesi ve budama. Makasçılar, limonu özenle keserken meyvenin kabuğunu zedelemeyen, ağaca zarar vermeyen ustalardır. Kesilen limon, içi yumuşak astarla, meyveye zarar vermeyecek biçimde giydirilmiş küfelere toplanır. Hamal, dolan küfeyi bahçenin uygun köşesinde, hasır ve yumuşak örtüler üzerine, bekleyen bir grup işçi kadının önüne döker. Kadınlar gelen limonları, yeşil olanlar, hemen pazara gidecekler, fabrikaya işlenmek üzere gönderilecekler, yataklanacaklar diye boylarına ayırırlar. Boylama denilen bu işlemde kadın, eline aldığı limonun boyunu ayıracak deneyimdedir. Dünyanın diğer güzel işlerinde olduğu gibi, yatak limon da kadın elinin, el emeğinin ürünüdür. Standart ölçülerdeki kavak sandığın, hangi boydan kaç limon aldığı bilinir. Kadınlar, seri bir hareketle yataklanacak limonu özel bir kâğıda sararak özenle sandıklara yerleştirir. Sandıklar bir kamyonu doldurduğunda, Ürgüp’teki, doğal mağaralara gönderilir. Günümüzde, Mersin’deki soğukhava depolarında da saklanmaktadır. Kanımca, asıl Ürgüp’te, toprak depolarda saklanan limonda çok özel bir aroma oluşmaktadır.
Yatak Limon
‘Lamas’ diye tanınan, adını antik Lamos Çayı vadisinden alan Lamas Limon, yataklanmaya elverişli olan limon türüdür. Dolu ağırlığı yaklaşık 21 kg olan kavak sandıklarda, boylarına göre 150, 180, 210 en çok da 250 adet limon hazırlanır. Sayıdan yola çıkarak sandıklar, 150’lik, 180’lik diye adlandırılır. Üzerlerinde, tüccarın markası, limonun cinsi ve adedi yazılıdır. Yatak limonlar, birbirlerine değmemesi, biri çürürse diğerlerini çürütmemesi için özel ilaçlı kâğıtlara tek tek elle sarılmıştır. Yatak limon, kışı doğal mağaralarda geçirirken havadaki nemi alan meyve, daha sulanmış, kabuğu incelmiş, tadı ve kokusu daha çekici hale gelmiştir. Sonbaharda hasadı başlayan, aralık ayına kadar depoya alınan limonlar, Temmuz ve Ağustos ayına kadar, 8-10 ay bozulmadan doğal depolarda saklanabilmektedir. Yazın, pazarda neredeyse taneyle satılan yatak limondan hazırlanan ev yapımı limonatanın tadı, bu limonun tadıdır.

Bir sandık limonun Mersin’de Salih Yaşa9 tarafından toprağa gömülerek dayanıp dayanmayacağı denendiği anlatılmaktadır. Yaşa Ailesi yıllarca limon ticareti ile uğraşmıştır. Memduh Yaşa, Ahmet Yaşa, Serdal ve Erdal Yaşa ve Hikmet Yaşa, hem bahçe sahibi olarak, hem de 80’li yıllarda, iki ayrı paketleme fabrikası ile bu ticari faaliyette yer almışlardır.
Salih Yaşa’nın, Siirt’ten Mersin’e, amcasının yanına geldiğinde henüz limonla bir ilgisi yokmuş. İlerleyen dönemde başlıca işi haline gelmiş. Ailenin anlatımına göre, Salih Yaşa, limon satmaya Yunanistan’a gittiğinde ‘Zito’ tezahüratıyla karşılanırmış. ‘Yaşa’ anlamına gelen bu lakabı soyadı kanunu çıktığında soyadı olarak almış.
Yaşa ailesinin, İstanbul, İzmir ve Ankara’daki yaş sebze meyve hallerindeki bağlantı kurduğu kabzımallar, bu ticari zincirin önemli halkalarıdır. Şehirlerdeki pazarlarda halka limon satan esnaf ise hale gelerek bu kabzımallardan limonu satın alırlar. Her sebze halinde, limon ticaretiyle uğraşan kabzımallar, dükkânlar bellidir. Bu dükkânların, limon ticaretinde eksperleri (uzmanları) vardır. Kabzımal, Mersin’deki tüccarı telefonla arayarak limon siparişi verir. Tüccar, deposundan yüklettiği limonu o şehre, o haldeki kabzımala gönderir. Tüccar zaman zaman, kabzımaldan parasını tahsil ederek çalışanlarına, bahçe sahiplerine, sandıkçılara, hamallara ödemelerini yapar.
Çavuş
Urfa’dan ya da diğer Güneydoğu ilerinden gelen işçileri temin eden, limonun sahibiyle birlikte işleri yürüten deneyimli kişidir. Çavuş, konunun uzmanıdır. İşçileri, onların ailelerini, yaşam biçimlerini, dillerini, öte yandan limon tüccarının endişelerini, beklentilerini de bilir. Limon üretiminde organizasyonun önemli bir halkasıdır.
Tanığı olduğum, ileride Yaşa Ailesi’ni anlatırken işçileri yöneten bir tür uzman olan çavuş, limonu satın alınacak bahçeye gönderilir, değerlendirmesi alınırdı. Çavuş, sahibi tarafından bahçenin özenle bakılıp bakılmadığını, budamanın, gübrelemenin, sulamanın, ilaçlamanın, son hasatta kesimin düzgün yapılıp yapılmadığını bilirdi. Yıl içindeki yağış, dolu, don, kuraklık benzeri meteorolojik olayları izler, ürüne etkisini değerlendirirdi. Ağaçları ve üzerindeki limonu sayarak bahçedeki tahmini limon miktarını, ıskartanın ne kadar, yatak limonun ne kadar çıkacağını küçük bir yanılmayla hesap ederdi. Tüccar, bu uzmanın değerlendirmesine göre bahçeyi alıp almayacağına, ödeyeceği meblağa karar verirdi.
Ürgüp’teki Yeraltı Depoları
Yörede insanların kazarak hazırladıkları, tonlarca limonun depolanabileceği toprak depolar bulunmaktadır. Önceleri kışın ılık olan bu depolarda patates donmaktan korumak amacıyla depolanıyormuş. Yazın üşütecek kadar serin ve değişmeyen bir neme sahip bu depolarda limon saklanmaya başlanmış.
Lamas cinsi limonlar, kış sonunda, hasatın diğer deyişle kesimin ardından boylarına göre sandıklanır ve Ürgüp’e gönderilir. Bu iş için limoncu önce uygun bir depo ve depoya yakın köyde işçilerin kalabileceği ev kiralar. ‘Limoncu’ bahçenin sahibi veya limonu bahçeden satın alan tüccardır. Yatak limon kışı depoda geçirir, kabuğu incelir ve sulanır. Sandıkların ağırlığı, depodan çıkarken belirgin biçimde artmıştır. Tadı ve kokusu, keskin ve ham ekşilikten daha hoş bir tada ve kokuya dönüşür. Sarı rengi de daha matlaşmıştır.
- R.W. Scora. On the history and origin of citrus. Bulletin of the Torrey Buluten Club Vol. 102, No. 6, pp. 369-375. November-December 1975 ↩︎
- Fil başlı bilge ve bilgelik tanrısı ↩︎
- Hazine tanrısı ↩︎
- Theophrastus (MÖ 371-287), Aristoteles’in öğrencisi ve halefi olan, Midilli doğumlu antik Yunan filozofu ve “botaniğin babası” olarak bilinen bilim insanıdır. Peripatetik okulun (Lyceum) başkanı olarak botanik, fizik, etik ve mantık üzerine eserler vermiş, 500’den fazla bitkiyi sınıflandırarak bitki bilimi botanik biliminin temellerini atmıştır. ↩︎
- Publius Vergilius Maro (MÖ 70-19), Roma İmparatorluğu’nun en büyük şairlerinden biri kabul edilir. Augustus döneminde yaşamış Romalı şairdir. Roma’nın kökenlerini anlatan ulusal destan Aeneis’in (Aeneid) yazarıdır. Pastoral şiirleri Eclogae ve çiftçilik üzerine olan Georgica diğer önemli eserleridir. Georgica; Vergilius tarafından MÖ 29 civarında yazılan, tarım, çiftçilik, doğa ve kırsal yaşamı konu alan dört kitaplık didaktik (öğretici) bir şiir eseridir. Yunanca “tarımsal” anlamına gelen geōrgika kelimesinden türeyen eser, sade bir köy hayatından ziyade, emeği, vatan sevgisini ve doğanın zorluklarını işler. ↩︎
- Pedanius Dioscorides ( yaklaşık M.S. 40 , Anazarbus , Kilikya doğumlu; yaklaşık M.S. 90’da ölmüş) çalışmalarıyla tanınan bir Çukurovalı hekim ve farmakologdu. De materia medica, modern botanik terminolojisinin en önemli klasik kaynağı ve 16 yüzyıl boyunca önde gelen farmakoloji metni olmuştur.
Dioscorides’in Roma İmparatoru Nero’nun ordularında cerrah olarak yaptığı seyahatler, ona birçok bitki ve mineralin özelliklerini, dağılımını ve tıbbi özelliklerini inceleme fırsatı verdi. Kenevir, kolşikum, su baldıranı ve nane de dâhil olmak üzere yaklaşık 600 bitkinin mükemmel tanımları, De materia medica adlı eserinde yer almaktadır. Yaklaşık 77 yılında beş kitap halinde yazılan bu eser, yaklaşık 1000 basit ilacı ele almaktadır. ↩︎ - Eski Romalı doğa bilgini ve ansiklopedi yazarı Plinius’un, Historia Naturalis adlı yapıtı, en geniş kapsamlı ilk ansiklopedi olarak kabul edilir. ↩︎
- R.W. Scora. On the history and origin of citrus. Bulletin of the Torrey Buluten Club Vol. 102, NO. 6, pp. 369-375. November-December 1975 ↩︎
- Yaşa Ailesi’nden sözlü anlatım. ↩︎
Tebrik ederim Erkan.Çok kapsamlı bir emek ve çalışma karşılığında bir araştırma yapmışsın.Can-ı yürekten seni kutlarım dwğwrli arkadaşım.