Mürekkep Lekeli Defter

I
EYLEMSİZ

O şimdi gider, gitmenin ona en yakışan haliyle… Onun fiili gitmektir, ben kalakalırım. Ben, duruşların -son duruşların-, bakışların -son bakışların- fotoğrafını çeker, bir ömrün can alıcı bir ayrıntısını cımbızla çeker, büyütür, büyütür, büyütürüm.

Ben öyle kalakalmaların adamıyımdır; benim fiilim kalmaktır, kalakalmaktır, bakakalmaktır.

Ben böylesine çalakalem kalırım, o öylesine harcıâlem gider.

O şimdi gider… Ben kaldığım gibi kalamam.

Benim kalışım, onun gidişiyle başka bir anlama bürünür. Ben artık onun gidişinin sonrasında kalan adamım. Adam gibi kalırım ama. Bana en yakışan halimle kalırım.

Hiçbir şey kaldığı gibi kalmaz. Hiçbir şey gittiği gibi gitmez.

II
GURBET

Bir gurbet, bir şehre ancak bu kadar yakışabilir.

Hayatımın içinde dönüşsüz bir yol gibi akan, asfalt karası gözlerin.

Seni hangi cümleye eklesem / hangi cümleyi sana iliştirsem, sen hep o cümlenin yerlisi oluyorsun. Benim yüreğimse işgal altında bir vatan. Senin asfaltından önce orada yemyeşil çayırlar vardı.

Ellerim ellerinde, beyaz bir masa örtüsündeki leke gibi duruyordu, bundandır belki ayrılığımız. Ama leke olmadan masa örtüsü de bir anlamla bütünleşmiyordu. Aykırıydık, bundandı belli ki birbirimize ihtiyacımız. Benim lekem senin beyazlığını ortaya koyuyordu, senin beyazlığın ağartıyordu lekemi. Ben beyaz bir leke olamazdım sen yoksan.

Biz gece ve yıldızlar gibiydik.

“Yıldızlar karanlıkta parlar.”

‘Gün doğunca nereye gider yıldızlar?’ Yeryüzünün en eski sorusudur bu. Ömrümün ikindisinde gökyüzüne bakıyor ve bu soruya verecek karşılık bulamıyorum.

Seni hangi şehirde bulsam, gurbet orada başlıyor…

III
YAĞMUR

Akşamın geceye dönen yüzü… Yüzüme döne döne inen yağmur.

Yağmurlar yağmasaydı bu kenti sevmeyecektim belki. Yağmurlar yıkamasaydı içimi, nicedir aynalarda bulanıklaşan belleğimi, belleğimin solgun fotoğraflarını bu denli berrak bulmayacaktım karşımda.

Bileğime çevirdiğim usturayı kırmayacaktım belki.

Rüzgârın sırtında gezinen kömür kokuları, derin bir sarhoşluktan artakalan geceyi kovan bir kahve gibi ayıktırmayacaktı beni.

Ben ki aynada her sabah annemle yüz yüze. Ne kadar da benziyorum anneme günden güne…

Yıllar önce o bakır leğende kendi çocukluğunu mu yıkamaktaydı bilmeden? Ellerinin kına kokusu vardı; ellerimde şimdi tütün kokusu.

Bir halk türküsüdür annem, sabahları kalbimi tarar. Aynaların buğusunu gözleriyle aralar.

Ve ayrı şehirlerde üstümüze biriken bu yağmur, aramızda esneyen bir kapıdır.

Ben hep gurbet şehirlerinde gün bitiminin bir tılsımı olduğuna inanırım. Akşam aya sırmalar giydirerek sunar geceyi. Geceler beni hep kendi yüzüme çevirir. Orada hayatın iki ucu vardır: yaşamak ve ölmek. Yaşam ve ölüm arasında sarkaçlanan kalbimi akşamın tılsımı ölüme dirençli kılar… Ve akşamın tılsımıyla ölüme tahammül edebilirim.

Ve ben şimdi, şu anda, şu yağmur yağmasa belki kendi yağmurumu tanımlayabilirim…

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.