Suat Diye Biri
“kuşlar toplanmış göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
Cemal Süreya
Irmağın kenarında söğüt dalı yontuyorum paslı çakımla, dudağımda bir ıslık. Daha yeni öğreniyorum ıslıkla ritim tutturmayı. Irmak, tıpkı hayat gibi kimi zaman nazlı-dalgın, kimi zaman kıvrak bir kısrak gibi coşkulu akarak geçiyor yanımdan. Zaman umurumda bile değil, hayat umurumda bile değil, kanım deli akıyor, gencim daha…
Suat görünüyor uzaktan, yürüyüşünden tanıyorum. Hep aynı gömleği giyişinden, hep aynı tebessümü giyinişinden. Bir tercih meselesi değil yaşamak bazen, zamanla anlıyorsun. Başka gömleği olmadığı için hep aynı gömleği giyiyor, başka seçeneği olmadığı için hep gülümsüyor Suat.
…
Biz o yaz Suat’la çok yüzdük ırmağın kıyısında, Metin ve Süleyman’la da. Doğrusu yüzmekten çok boğulmamayı başarmaktı ilk başta çırpınışlarımız. Sonra sonra geliştirdik yüzmeyi, akıntıyla uyum içinde yaşamayı.
Metin bana mahallede sevdiği kızdan, ilerde o kızla evleneceğinden bahsediyor. Dinlemek istemiyorum, ıslık çalıyorum belli belirsiz o konuşurken.
Metin’le aynı kızı seviyoruz, Metin’in haberi yok. Metin’le aynı kızı düşlüyoruz, kızın ikimizden de haberi yok.
Kızın bilip bilmemesi umurumda değil, gencim daha.
…
Bir ırmak dönüşü yol üzerindeki bir bostandan birkaç domates, patlıcan çalıyoruz Suat’la, çok açız. “Hırsızlık değil, göz hakkı” diyerek durumu meşrulaştırıyoruz, çünkü günah işlemekten korkuyoruz. Fakat açlık her türlü günahı anlaşılır kılıyor. Ateş yakıp patlıcanları söğürtüyoruz. Közlenmiş patlıcan, domates, soğan ve biraz yarpuzu çakımla doğrayarak salata yapıyorum. Uzun zamandır yediğimiz en lezzetli yemek olduğunu düşünüyoruz. Keşke karpuz da aşırsaydık diyorum, gülüyoruz. Suat daha güzel gülüyor.
…
Suat’ın ağabeyi benim liseden sınıf arkadaşım, mahalleden futbol arkadaşım. Suat beni abisinden çok seviyor, peşimden ayrılmıyor. Haylazca itsem de onu çoğu kez, uzun zaman küskün duramıyor, çok tatlı gülüyor yine. Çok fakirler, çok kalabalıklar maaile. Yine de her zaman gülecek bir şeyleri var nasılsa. Fakir insanlar, neşelerinden başka kaybedecek şeyleri yok diye mi her zaman böyle gülümsüyorlar bilmiyorum. Ya da inatlarından mı böyleler bilmiyorum. Dert etmiyorum, zamanla mutluluğun sırrına ererim belki. Yolum uzun, gencim daha.
Biz fakir de değiliz, zengin de. Babamın düzenli maaşı var, çok olmasa da. Babam da var benim, herkesin yok. Suat’ın babası, varla yok arası. Suat’ın babası -Mahmut amca- düzenli olarak içiyor. Parayı nerden kazanıyor bilmiyorum. Bir el arabası var, sebze satıyor. Bir el arabasında kaç kilo domates-biber olur ki topu topu? Hepsini sattın diyelim, kaç para eder ki? Bunun sermayesi de var, hepsi kâr değil ki! Nasıl bu kadar içip-sızıp kendini silmeyi başarabiliyorsun bu parayla Mahmut amca? Hayatın matematiğini çözemiyorum çoğu zaman, gencim daha…
…
Suat tarlalarda gündeliğe giderdi zaman zaman, bütün parasını babası alıyormuş elinden. Bunu öğrenince çözdüm matematiği.
Ben matematiği bu yüzden mi hiç sevemedim, bilmiyorum.
…
Yaz bitiyor, okul başlıyor, sınıf arkadaşım, Suat’ın abisi Mehmet, okulu bırakıp garsonluğa başlıyor, para kazanması lazımmış. Oysa çok zekiydi, benden daha başarılıydı, ama artık okumayacakmış. Akdeniz iklimini, yazların sıcak ve kurak, kışların ılık ve yağışlı geçtiğini kitaplardan değil, hayattan öğrenmiş zaten, okuyacak ne kalmış ki geriye… Onun hayatı yaz kış cehennemdi nasılsa… Bunları konuşurken o da gülüyordu Suat gibi.
…
Zaman geçiyor, hayat ısınıyor, mevsimler dönüyor, kuşlar göçüyor, yaşamakla sınanıyoruz, sınavlar bitmiyor. Suat’la pek sık görüşemiyoruz, karşılaştığımız zaman her seferinde daha da zayıflamış olduğunu görerek şaşırıyorum. İyi beslenmediğini düşünüyorum, yüzüne karşı söylemeye utanıyorum. Zaten az olan harçlığımı bölüşmeyi teklif etsem de kabul etmez, çok gururludur. Yemek ısmarlıyorum, pek iştahı yok, fazla yemiyor.
Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar… Eylül’de üniversiteyi kazanıp mahalleden çok uzaklara gidiyorum. “Otuz Beş Yaş” şiirindeki gibi hayata beraber başladığımız dostlarla da yollar bir bir ayrılıyor.
…
Kışın sonlarına doğru bir sabah, öğrenci yurdunda bir gazete geçiyor elime, Hürriyet Gazetesi.
Arka sayfada bir haber: “Sekiz yüz bin lira bulunmazsa bu çocuk ölecek!”
Haberin fotoğrafında Suat var, bir hastane yatağında…
Yüzü solmuş, gülümsemiyor bu kez. Kalbi doğuştan delikmiş, ameliyat olması gerekiyormuş, bunun için sekiz yüz bin lira lazımmış… Yani çok büyük para. Cebi delik insanların bir de kalbinin delik olması… Hayatı bir tokat gibi yaşamak… Kelimeler bazen işe yaramıyor…
…
Haziran sonu, yaz tatili, mahalleye dönüyorum. Suat’ın ameliyatı için Ankaralı bir hayırseverin gazetedeki haber üzerine parayı gönderdiğini, ama bunun için çok geç kaldığını, Suat’ın para gelene kadar son nefesini verdiğini söylüyorlar. Her sözcük bir dinamit, içimde bir maden ocağı çöküyor.
Bütün gözyaşımı orada harcamadım, hayat uzundu, lazım olacaktı nasılsa, gençtim daha…
…
Yardım için gönderilen parayı abilerinden birinin düğününe sarf ettiler, çocukları olursa adını Suat koyacaklarmış.
O düğüne gitmedim elbette, ırmak kıyısına gittim akşamüzeri. Söğüt dalını çakımla yontarken “İtirazım Var” şarkısını ıslıkla çaldım, akarsuyla bakışarak…
…
Çok fakirdi, fon üzerinden falan edindiği serveti olmamıştı mesela, sebepsiz zenginleşmemişti, sebepsiz gülümserdi sadece.
Muhtemelen sebze çalmaktan başka günahı yoktu Suat’ın.
17’sinde öldü, çok gençti daha…