Toprağa Emanet Edilen Kelimeler

Yetmişli yıllar. Sancılı yıllar. Aylardan Ağustos, sarı sıcak. Köydeyiz, harman zamanı. Şimdiki gibi değil; orakla ekin biçiyoruz. Sabah erken kalkıp gidiyoruz ki sıcak bastırmadan bayağı bir yol alalım.

Annem azığımıza süzme yoğurt, nane, sarımsak, yufka ekmek koyar. Varırız, abilerimle bir kota koyarız: “Bugün bu kadar biçeceğiz…” Hepimiz yürekten çalışırız. Ne bir eksik ne bir fazla, hesap yok. Zor mu zor. Ama bu iş yapılacak; onun bilinci var, biz de…

El tutarız, yarışır gibi biçeriz; buğday başaklarının köküne orağı vura vura. Kucak kucak buğday başakları birbirine sarılır, böyle yol alır gideriz. Ben yetişkin değildim ama abilerimle neredeyse yarışırdım. Küçük abim farklıydı; o fırtına gibi eserdi. Sanki orağı sallarken kendinden geçer, buğday tarlasıyla adeta kavga edermiş gibi görünürdü. Mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Akşam eve döndüğümüzde yorgunluğumuzu, annemin odun ateşinde ısıttığı suyla yıkanarak bir nebze atardık. Bir haber aldık: O zamanın sakıncalı, şimdinin normal kabul ettiği küçük abimin kitapları… Ben çok anlamasam da okuduğum kitaplar.

Aile meclisi toplandı ve karar verildi: Heybelere doldurup, üzüm bağımıza götürüp toprağa gömeceğiz.

O gecenin toprağa emanetini hiç unutmam. Evin içi sessizdi; duvarlar bile tedirgin gibiydi. Kitapların üzerine ay ışığı düşüyor, sayfalarda birer birer kıvılcımlar kayboluyordu. Küçük abim ellerini titreyerek kitapların üzerinde gezdirdi. Her biri, yaşanmamış düşlerin, yarım kalmış cümlelerin kutsal emanetiydi. Kimi sararmış, kimi hâlâ matbaa kokusunu taşıyordu.

O, sanki birer cana dokunur gibi kitapları heybenin içine yerleştiriyordu. Bize tek tek baktı…

Annem dua okuyordu içten içe, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Babam, duvara yaslanmış, sessiz ama kararlıydı. Bu, yalnızca kitap saklamak değil, bir inancı toprağa emanet etmekti.

“Gece baskın olacakmış…” dedi abim. Sesi öfkeliydi ama gözlerindeki yaş her şeyi ele veriyordu. Babam bir şey demedi. Heybeleri bizim yardımımızla eşeğe yükledi. Lambanın sönük ışığı babamın gölgesini büyüttü; sadece kitapları değil, o yılların kokusunu da götürüyordu.

Üzüm bağının yolu karanlıktı; ama ay, geceyi seyreden bir tanık gibiydi. Toprağın altına gizlenen kitaplar artık birer tohumdu. Her biri susturulmuş bir söz, yasaklanmış bir düşün, bastırılmış bir yürekti.

Babam küreği saplarken toprağa:
“Bunlar çıkar bir gün; ya bir çiçek, ya bir üzüm tanesinde can bulur!”
Abim başını eğdi. Gözlerinden damlayan yaş, belki de o akşam toprağa karışan ilk yağmurdu.

Toprak, hem koruyucu bir sığınak hem de geleceğe bırakılan bir bellek olmuştu.

Toprak susmuş, emanetini korumakla meşguldü. Annem bağ dönüşü hiç konuşmadı. Ay ışığı, yüzünü silikçe aydınlatıyor; yaşların yanağındaki izini belli belirsiz gösteriyordu. Kaç kere içinden “Evlatlarım sağ kalsın da kitaplar gitsin” dediğini yalnızca kendisi biliyordu.

Ben arkamızda bıraktığımız heybeleri düşündüm. Sanki abimin kalbiyle gömmüştük oraya. İçimde tarifsiz bir sızı vardı. Ne olduğunu tam bilmeden, yalnızca ağırlığını hissettiğim bir şey… Korku mu, öfke mi, utanç mı? Okuyamadığım kitaplardan, anlayamadığım kelimelerden, ama hissedebildiğim yasaktan utanıyordum.

Abim önde yürüyordu, omuzları düşüktü. Gecenin suskunluğuna:
“Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım? Bu kitapları okurken kendimi büyütmüştüm. Şimdi onları gömerken küçülüyorum sanki.”

Elleri hâlâ toprak kokuyordu. Elini yüzüne sürdü; belki orada kalan bir cümleye, bir fikre dokunur gibi. Bana döndü:
“Sen korkma… Kitap toprakta bile yaşar.”

O gece, yılların karanlığında silikleşti ve bitti.

Ben, abimin o sözünü kalbime yazdım. Bilmeden bir şey daha öğrendim: Bazı geceler kitap değil, insan büyütür. Ve bazı topraklar, bağ değil, fikir saklar.

Yıllar geçti. Artık bağa giden yolları sararan yapraklar kaplamıştı. O geceyi bilen herkes biraz yaşlanmıştı. Ben büyümüş, evlenmiş ve şehirde yaşamaya başlamıştım. Ama içimde, o gece yürüdüğümüz bağ yolu ve yaşananlar hâlâ silinmemişti.

Bir yaz akşamı abimle üzüm bağına gittik. Annem de yürüdü; sessizce. Güneş batmak üzereydi, toprak sıcaklığını kaybediyordu.

“Şurada bir yerdi…” dedi abim, durup toprağa baktı. Ama tam yeri bilmiyorduk artık. Bağ değişmişti; taşlar yerinden oynamış, çalılar çoğalmıştı. O kitapların gizlendiği yer artık toprağın sırlarından birine dönüşmüştü.

Ben eğildim, avuçlarımla toprağı yokladım. Sanki ellerimle geçmişe dokunmaya çalışıyordum.

“Kitaplar yok belki artık,” dedim, “ama biz onları hatırlıyoruz.”

Abim gülümsedi. Gözleri uzak bir noktaya takıldı:
“Ben bazen o gece gömdüğümüz kitapların filiz verdiğini düşünüyorum. Belki bir çocuğun eline geçmiştir bir kelime, bir cümle… Belki biri okumuştur içlerinden doğan bir düşünceyi, kim bilir…”

Rüzgâr hafifçe bağın içinden geçti. Sanki toprağın içinden bir fısıltı getirdi:
“Ben saklarım.”

O anda anladım ki, bazı şeyler toprağa gömülse bile insanın içinden silinmez. Biz o gece sadece kitapları değil, korkularımızı da gömmüştük. Ama içimizde filizlenen şey, direnmenin sessiz bilgeliğiydi.

Annem duvarın dibinde oturuyordu. O yılların susturamadığı duası, artık sessizce yüzüne yerleşmişti. Bizi izliyordu. Yıllardır konuşmadığı o gece, yüzünde çizgiler bırakmıştı.
“Ne çok korktum size bir şey olacak diye… O zamanlar annenin yüreğiyle düşünürdüm, şimdi sadece yüreğimle hatırlıyorum,” dedi. Bir adım atmak istedi ama dizleri izin vermedi. Oracıkta yavaşça oturdu taşın üzerine. Elleriyle toprağı selamladı, sessizce:
“Ben size kıyamadım, onlar da size kıymadı.”

O sırada, biz belki duymadık ama topraktan uğultu geldi:
“Ben onları aldım… Sakladım… Sayfalarını nemle bozdum belki, ama kelimelerini korudum. Korkularınızı örttüm, öfkenizi soğuttum. Ve şimdi siz yeniden geldiniz, büyümüş halinizle. Ben unutmam. Ben sadece beklerim.”

Bir rüzgâr esti, kurumuş yapraklar etrafa savruldu. Abim anneme uzun uzun baktı. Ayağımla oraya bir çizgi çektim; o çizgi, o geceyle bugünü birbirine bağladı. Ve burası artık bir mezar değil, bir anı yeriydi. Bir tür sessiz kitaplık…

“Bazı kitaplar rafta değil, kalpte saklanır; bazı geceler de unutulmaz çünkü hâlâ yaşıyoruz içinde.”

Şimdi o “Sakıncalı Kitaplar!” tarihin tozlu raflarında yerini alırken, insan kendisine sormadan yapamıyor, “Ne sakıncası vardı?”

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.