Türkiye’de Cumhuriyet’in İlk Meşalesi
Dünkü yazımda anlattığım dönemde, batıda cumhuriyet ve ulus devletler artarken, Türkiye bunun neresindeydi!
Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları, yalnızca bir devletin yıkılışı ve yenisinin doğuşu değildir; aynı zamanda bir toplumun karanlıktan modernleşmeye, gelenekten akla ve ümmet anlayışından ulus bilincine doğru yürüyüşünün tarihidir. Bu süreç, savaşların, yenilgilerin, fikir hareketlerinin ve devrimlerin iç içe geçtiği büyük bir tarihsel laboratuvar olarak değerlendirilebilir.
1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi, Osmanlı’yı çağının en güçlü devletlerinden biri hâline getirmişti. Ancak Avrupa’da başlayan Rönesans, Reform ve ardından Aydınlanma Çağı’nın yarattığı bilimsel ve düşünsel dönüşüm Osmanlı’da aynı derinlikle yaşanamadı. Avrupa aklı, bilimi ve özgür düşünceyi merkeze alırken, Osmanlı uzun süre geleneksel yapısını korumaya çalıştı. Bunun sonucu olarak 18. ve 19. yüzyıllarda askeri, ekonomik ve bilimsel alanlarda Batı’nın gerisinde kaldı.
Özellikle Balkanlar’da başlayan milliyetçilik hareketleri Osmanlı’nın çözülme sürecini hızlandırdı. Sırp, Yunan, Bulgar ve Arnavut ayaklanmaları imparatorluğun çok uluslu yapısını sarstı. Toprak kayıpları yalnızca askeri yenilgiler anlamına gelmiyordu, aynı zamanda Osmanlı’nın siyasal otoritesinin zayıfladığını da gösteriyordu. Devlet, çöküşü durdurmak için Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi reformlara yöneldi. Batılı eğitim kurumları açıldı, modern hukuk ve yönetim anlayışı tartışılmaya başlandı. İşte bu ortamda yeni bir Osmanlı aydını doğdu.
Selanik ve Makedonya merkezli genç subaylar, doktorlar, gazeteciler ve bürokratlardan oluşan küçük fakat etkili bir kadro ortaya çıktı: İttihat ve Terakki Cemiyeti. Avrupa’da eğitim görmüş bu kuşak, özgürlük, anayasa ve modern devlet düşüncesinden etkilenmişti. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı’da anayasal düzen yeniden kuruldu. Basın özgürlüğü genişledi, parlamenter sistem canlandı ve modernleşme düşüncesi güç kazandı. Ancak imparatorluk artık ağır bir çözülme sürecine girmişti. Balkan Savaşları Osmanlı’nın Rumeli’yi büyük ölçüde kaybetmesine yol açtı. Ardından gelen I. Dünya Savaşı ise imparatorluğun sonunu hazırladı.
Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası Anadolu işgal edilirken halkın içinde büyük bir direniş ruhu doğdu. Bu dönemde tarih sahnesine Mustafa Kemal Atatürk çıktı. 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Milli Mücadele, yalnızca bir kurtuluş savaşı değil, aynı zamanda yeni bir toplum projesinin başlangıcıydı. Erzurum ve Sivas kongreleriyle ulusal egemenlik fikri güçlendi. 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi yeni dönemin temel taşı oldu.
1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle Osmanlı’dan ulus devlete geçiş tamamlandı. Ancak asıl büyük dönüşüm bundan sonra başladı. Atatürk, Anadolu’yu dolaşarak halkın durumunu yerinde gözlemledi; yoksulluğu, eğitimsizliği ve geri kalmışlığı gördü. Ona göre gerçek bağımsızlık yalnızca askeri zaferle değil; bilim, eğitim ve kültür devrimiyle mümkündü. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında radikal reformlar gerçekleştirildi.
Halifelik kaldırıldı, laik hukuk sistemi benimsendi, medreseler kapatılarak eğitim birleştirildi. Latin alfabesine geçiş yalnızca bir harf değişimi değil, toplumun düşünsel yönünü Batı’ya ve çağdaş bilgiye açan büyük bir kültür devrimiydi. Okuma yazma seferberlikleri başlatıldı. Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesiyle halkın evrensel düşünceyle buluşması amaçlandı. Eğitim, Cumhuriyet’in temel taşı hâline getirildi.
1930’lu yıllarda Cumhuriyet’in aydınlanmacı karakteri daha belirgin hâle geldi. Tarih ve dil çalışmalarıyla ulusal kimlik inşa edilmeye çalışıldı. Sanat, tiyatro, müzik ve edebiyat devlet desteğiyle gelişti. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, toplumsal modernleşmenin en önemli adımlarından biri oldu. Köylünün kalkınması için üretim ve eğitim merkezli politikalar geliştirildi. Bu anlayışın en önemli örneklerinden biri, 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri idi. Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren kurumlar değil aynı zamanda Anadolu’da aklı, bilimi, sanatı ve üretimi bir araya getiren aydınlanma merkezleriydi.
1920 ile 1940 arasındaki dönem, Türkiye’nin en yoğun modernleşme ve aydınlanma süreci olarak tarihe geçti. Cumhuriyet, eğitimi ve bilimi toplumun merkezine yerleştirerek yeni bir yurttaş kimliği oluşturmaya çalıştı. Bu süreçte demokrasi tam anlamıyla kurumsallaşamasa da halk egemenliği düşüncesi devletin temel ilkesi hâline geldi. 1946’da çok partili hayata geçilmesiyle birlikte Türkiye yeni bir siyasal döneme adım attı.
Sonuç olarak Osmanlı’nın son dönemindeki modernleşme arayışları, İttihat ve Terakki’nin fikir hareketleri ve Milli Mücadele’nin yarattığı ulusal bilinç, Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel temelini oluşturmuştur. Cumhuriyet yalnızca yeni bir devlet değil aynı zamanda aklı, bilimi ve çağdaşlaşmayı esas alan büyük bir aydınlanma projesidir. 1946’ya kadar geçen süreç, Türkiye toplumunun imparatorluk kalıntılarından modern bir ulus yaratma mücadelesinin en güçlü ve en etkileyici dönemlerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır.
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, halkın iradesiyle ayağa kalkmış bir milletin ortak vicdanıdır. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara, 19 Mayıs’ı gençlere armağan ederken aslında geleceği özgür düşünceye, umuda ve demokrasiye emanet etmiştir. Ancak bugün, yıllar boyunca büyük mücadelelerle kazanılan demokratik değerlerin zaman zaman yara aldığı görülmektedir. Yine de bu milletin hafızasında özgürlük, adalet ve cumhuriyet sevdası hâlâ yaşamaktadır; çünkü demokrasi bazen zedelenebilir ama onu yaşatan halkın inancı asla tamamen yok olmaz.