Türklerin İslamlaşma Sürecine Bir Bakış

Tarihin sayfaları, güç dengelerinin değiştiği büyük kırılma anlarıyla doludur. 642 yılında Nihavent Savaşı ile Sasanilerin yıkılışı, İslam dünyası için “Fethu’l-Fütuh” yani “fetihlerin fetihi” olarak adlandırılan yeni bir dönemin kapılarını aralamıştı. Ancak bu kutlu kapıdan geçişin, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler için hiç de huzurlu bir süreç olmadığını, tarihsel gerçekler tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.

Emeviler döneminde bölgeye gönderilen Kuteybe bin Müslim, tarihe “fetih” adıyla geçen ancak özünde kanlı bir korku politikasını barındıran icraatın uygulayıcısıydı. Bugün kaynaklarda, Talkan’da yaşanan dehşet, kadın – çocuk gözetmeksizin yapılan kıyımlar ve Cürcan’da verilen sözlerin çiğnenerek 40 bin insanın hunharca katledilmesi, dönemin karanlık yüzünü simgeleyen acı örneklerdir. Şair el-Eşkari’nin dizeleri ve Taberi’nin eserlerinde yer alan o tüyler ürpertici betimlemeler, bu coğrafyada sadece bir dinin değil, bir halkın ağır bedeller ödediğinin kanıtıdır.

Din, doğası gereği insanın özgür iradesiyle, huzur ve saadet arayışıyla seçtiği bir değerdir. Ancak Türklerin İslam’a geçiş sürecinde bu tabu, “kılıç zoru” ve “korku iklimi” ile şekillenmiştir. Emevilerin ağır baskısı ve mezalim altında ezilen Türk toplumu, uzun bir süre bu politikanın doğrudan mağduru olmuştur.

Dönemin seyrini değiştiren ise Emevilerin yıkılıp Abbasilerin başa geçmesiyle gelen daha “ılımlı” politikalar olmuştur. Abbasi idaresi altında devlet mekanizmasına entegre olmaya başlayan Türkler, Talas Savaşı gibi dönüm noktalarında İslam dünyasının savunucusu haline gelmişlerdir.

Bugün, Türklerin İslamiyet’e katkılarını ve dini onurlandırma çabalarını kimse inkâr edemez. İslam medeniyetine kattıkları değerler, bugün İslam tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak bu büyük tarihsel dönüşümün, kılıç darbeleriyle, kazıklara oturtulan cesetlerle ve büyük bir kan dökme sürecinin ardından başladığını unutmak, tarihin vicdanına haksızlık etmek olur. İslam’a geçişimiz onurlu bir süreçtir, ancak kabul etmek gerekir ki bu yol, maalesef ziyadesiyle kanlı bir başlangıca sahne olmuştur.

Geçmişiyle yüzleşebilen toplumlar, geleceği daha sağlıklı inşa edebilirler. Tarihi, hamasetle değil, belgelere ve yaşanan acılara duyulan saygıyla okumak, o dönemde hayatını kaybeden insanların aziz hatırasına karşı bir borcumuzdur.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.