Ve Sonsuza Kadar Mutlu Yaşadılar

“Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir”

Oktay Rıfat

            Bütün masallar böyle biter, bilirsiniz, onlar ermiş muradına…

            Sevenler kavuşur, murad alınır, kötüler kötülüklerinin bedelini pahalı öderler, analarından doğduklarına pişman olurlar. Artık mutluluğa engel olanlar ortadan kalkmış, sevenleri / kahramanlarımızı üzebilecek hiçbir şey kalmamıştır. Eh onlar da ne yapsınlar, sonsuza kadar mutlu yaşarlar.

            Perde mutlu sonla kapanır; hepimiz rahatlarız. Onların mutluluğu bizi de mutlu kılar, hoşnut oluruz. Perdenin gerisini bilmeyiz; zaman burada donmuştur. Karakterler hafızamızda öylece kalırlar; sonsuza kadar mutlu…

            Hayatın masal, masalların gerçek olmadığını anlayacak kadar büyüdük sanırım. Zamanın akıp gittiğini, olayların insanları başkalaştırdığını, hiç kimsenin aynı kalamadığını biliyoruz. Hiçbir şeyin sonsuz olmadığını, sonsuza kadar süremeyeceğini de. Ama öyle olsun, mutluluk bir çerçevede donsun, zaman dursun, hiç bitmesin isteriz; bunun yalan olduğunu, ancak masallarda olduğunu bile bile. Yalanlara inanmak yaşamayı katlanır kılar. Çünkü, o yalanlar bizim umudumuzdur; hayatın gerçeklerinden kaçışımızdır.

            Eğer masal dinleyecek, masallara inanacak, masallardan mutluluk umacak / devşirecek çağı geçtiysek uyanmamız gerekecek. Masallar bizi uyutmak, avutmak, uyuşturmak, susturmak içindir aslında…

            Uyanacaksak İsmet Özel’in meşhur mısraını hatırlayacağız: “ Uyanmanın bedeli, serapları fedadır.” Hayaller, seraplar, yalanlar bizi geçici bir süre oyalayıp şeker pembesi zehriyle uyuşturabilir. Ama gerçeğin bize kattığı / kazandırdığı anlayış, kavrayış, kabulleniş ve çözüm arayışından mahrum bırakır; büyümekten, olgunlaşmadan, gelişmeden uzak tutar.

            …

            Uyanacaksak, feda edeceğimiz seraplar, anlamamız gereken bazı şeyler var.

            Mesela; mutluluk ithal edilebilen bir nesne değildir.

            Yani mutluluk bize dışarıdan gelmez, gelemez. Onu, mutluluğu biz iç enerjimizle, dinamizmimizle, alın terimizle, hayatı ve olayları kavrayış biçimimizle üretebiliriz ancak. Mutluluğumuz birinin / birilerinin bize gelmesiyle ya da bizden, hayatımızdan gitmesiyle elde edebileceğimiz bir şeyse… Yani bir başkasına, bir şarta bağlıysa, zaten hiç olmamış demektir. Ayrıca bir başkasının bize sağladığı mutluluk, bizi o kişiye / nesneye bağımlı ve mecbur kılar. Böyle bir mutluluk hak edilmiş bir kazanç da değildir. Sonunda morfin gibi, yoksunluk sendromuyla bizi felakete sürükler.

            Samuel Beckett’in ünlü oyunu ‘Godot’yu Beklerken’i hatırlayalım. Tiyatro oyunu, Vladimir ve Estragon adlı iki karakterin yol kenarında beklemeleriyle başlar, sürer ve sona erer. Godot’yu beklemektedirler. Hayatlarında yolunda gitmeyen şeyler, bir sürü sorun ve dertler vardır ve Godot geldiğinde her şey hallolacak, bütün dertler bitecektir. Ancak Vladimir ve Estragon Godot’nun kim olduğunu, nasıl biri olduğunu hiç bilmezler. Onu hiç görmemişlerdir, öyle biri gerçekten var mıdır, bilinmez. Bütün oyun (hayat) Godot’yu beklemekle geçer ve sona erer ama Godot hiç bir zaman gelmez.

            Birilerinin kendini mutlu etmesini isteyenler, mutluluğunu başkalarının hamlelerine bağlayanlar Godot’yu beklemektedirler. Hayır, Godot gelmeyecek! Sizi mutlu kılacak bir Godot varsa, o sizden başkası değil. Godot’nun gelmesiyle kavuşacağınız ne varsa, onu siz var kılacaksınız.

            Tabii “mutlu olmak zorunda mıyız, mutlu olmasak da olur mu, mutlu olmazsak mutsuz mu oluruz?” soruları bu yazıya dahil değil. Onu ayrıca konuşuruz ama mutluluk arıyorsak şunu aklımıza yazalım, uyanalım. Mutluluk ithal edilebilen bir şey değildir; onu ancak kendi içimizde üretebiliriz.

            O halde son sözü Andrey Tarkovski söylesin: “Kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağınız şekilde yetiştirin.”

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.