Yaz Yağmurlu Bir Günden
Bizim yaylada, düşerek çatlattığım ayağımın üstüne basmamam gerektiği için, bol yağmurlu manzara seyrederken, yılları biraz geriye sararak yazdığım yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Laleli Yaz Sokağı’nın üstüne çöken gri bulutlar sabahın erken saatlerinden beri dağılmıyordu. Gökyüzü sanki günlerdir içinde biriktirdiği hasreti toprağa bırakmak ister gibi ağır ağır kararıyordu. Vadiye bakan evimin penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Karşı tepelerdeki ağaçlar rüzgârın önünde eğilip kalkıyor, dallarındaki yapraklar fırtınanın sert nefesiyle savruluyordu.
Hayallerim komşu düşüncelere hiç uymuyor artık. Eskiden bu sokaklarda çocuk sesleri yankılanırdı. Akşamüstleri evlerin önüne sandalyeler çıkarılır, kadınlar sohbet eder, gençler gelecek hayalleri kurardı. Şimdi ise gençler kalmadı buralarda. Memleket dertleriyle boğuşurken, ekmek kavgasının peşine düşüp doğup büyüdükleri yerleri anne ve babalarına bıraktılar.
Sokağın başındaki evin pencereleri aylardır açılmıyor. Karşı komşunun bahçesindeki erik ağacı yine meyve verdi ama toplayacak kimse yok. Birkaç evde yalnız yaşayan yaşlı insanlar kaldı. Her biri gün boyu bir telefon sesi duymayı, kapının çalmasını bekliyor. Gidenler özlüyor, kalanlar özlüyor. Hasret iki taraflı bir yara gibi büyüyor.
Belki oralarda da inciniyorlardır. Belki iş çıkışı yorgun argın dönerken çocukluklarının geçtiği bu sokakları hatırlıyorlardır; kim bilir? İnsan bazen en çok uzağında kaldığı yerlere özlem duyar.
O sırada gökyüzü birden gürledi. Şimşekler vadiyi baştan sona aydınlattı. Ardından iri yağmur damlaları düşmeye başladı. Fırtınayla gelen yağmur, Laleli Yaz Sokağı’nı kısa sürede sessizliğe gömdü. Yağmurun sesi o kadar güçlüydü ki sanki gök yarılmıştı. Rüzgârın uğultusu evlerin arasından geçerken insanın içine bilinmeyen korkular salıyordu.
Pencerenin önünde duran sardunyaların çiçekleri birer birer dökülüyordu. Onların savruluşunu seyrederken içimde eski yılların hatıraları canlandı. Bir zamanlar bu sokakta düğünler yapılırdı. Bayram sabahları çocuklar koşarak kapılara gelir, şeker toplardı. Şimdi ise anılar kalmıştı geriye. İnsan bazen kendi geçmişinin bekçisi oluyor.
Çayın buharı ince ince yükselirken masanın üzerindeki simide uzandım. Günün menüsü buydu. Bir bardak çay, bir simit ve koca bir yalnızlık… Yağmurun sesiyle karışan sessizlik odanın içine doluyordu.
Radyoyu açtım. Eski bir türkü çalmaya başladı. Türkünün sözleri yılların içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Her notasına bir özlem, her dizesine bir ayrılık sinmişti. İçimdeki görünmez yara yeniden sızladı. Türkü, yüreğimin en derin yerini eliyle koymuş gibi buldu.
Battaniyeyi omuzlarıma çekip koltuğa yaslandım. İnsan bazen eşyalarla bile dertleşiyor. Yağmurla konuştum biraz. Rüzgâra içimi döktüm. Sessiz duvarlar dinledi beni. Sonra evdeki bütün endişeleri salıverdim yağmurun peşine. Belki vadinin öbür ucuna giderler, belki uzak şehirlerde yaşayan çocukların pencerelerine kadar ulaşırlar diye düşündüm.
Akşam yavaş yavaş inerken yağmur da hafifledi. Bulutların arasından süzülen solgun ışık, ıslanmış yaprakların üzerinde parlıyordu. Laleli Yaz Sokağı yine sessizdi ama bu sessizliğin içinde yılların hikâyeleri vardı. Her evin penceresinde bir bekleyiş, her yürekte bir özlem saklıydı.
Ben de pencerenin önünde oturup uzaklara baktım. Belki bir gün yine çocuk sesleri dolar bu sokaklara. Belki gidenler döner, belki torunlar koşar bahçelerde. Umut dediğimiz şey biraz da budur zaten, insanın en yalnız gününde bile içindeki ışığı söndürmemesi.
İşte Laleli Yaz Sokağı’nda yağmurlu bir günden geriye kalanlar bunlardı.
Laleli Yaz Sokağı’nda görüşmek dileğiyle…