Zirve Öncesi
“Bir teklif reddedilmeyecek kadar iyiyse, reddedilmelidir”
ABD’nin güncel tavırlarına herkes bir anlam yüklemeye çalışıyor. Kimi süslü laflar ediyor, kimi akademik bilgisinin ardına sığınıyor, kimileri de bir yerlere mesaj yetiştirme telaşına düşüyor. Aslında konu bana göre çok basit. Lafı fazla dolandırmaya gerek yok. ABD’nin eski gücü kalmadı. Sürekli artan savunma harcamaları, onu yeni arayışlara itiyor.
Ülke 20. yy’da gücünün zirvesine çıktı. 250 yaşına geldi. 350 milyon nüfusa ulaştı. Tüm dünyada bine yakın askeri üs kurdu. Rejimler getirdi, hükümetler devirdi. Çoğu zaman işbirlikçileri eliyle, istediği şeyleri uygulamaya koydu. Ama işte her çıkışın bir inişi vardır.
Gelinen noktada rehavet duygusuna yenilmiş, 40 trilyonluk borçla dünyanın en borçlu ülkesi var karşınızda. Vatandaşlarının çoğu göçmen kökenli. Her türlü bağımlılığın tavan yaptığı, günlük 40 milyon yemek kuponun dağıtıldığı, evsizlerin sokakları doldurduğu, güvenlik, eğitim ve sağlık konularının dert olduğu, hantal bir yapıya dönüştü.
Büyük devletler öyle hemen yıkılmaz. Önce duraklama dönemi başlar sonra gerileme ve dağılma sürecine geçilir. ABD’nin çöküş dönemine girdiğine inananlardanım. Zira attığı adımlar o yönde güçlü emareler veriyor.
ABD içine çekilmek istiyor istemesine de ona alışık, bağımlı yapılar -AB gibi, İsrail gibi- buna pek sıcak bakmıyor. Onlar ABD şemsiyesi altında devam etmek istiyor. Adeta ABD’nin yakasına, paçasına yapışmış “Bırakma bizi baba” der gibiler. ABD de diyor ki “Bende para suyunu çekti, kendi başınızın çaresine bakın.”
ABD yeni dönemde farklı bir politika izlemek istiyor ama ‘evlatları’ bırakmıyor bir türlü. ABD, Rusya’ya karşı Avrupa’yı öne sürmek niyeti taşıyor. Rusya’ya karşı bir de Türkiye kozu var elinde. Bölgesinde ve Türkistan coğrafyasında güçlü bir Türkiye, potansiyel olarak Rusya’nın hasmıdır.
ABD Uzak Doğu’da da Çin’in üzerine Tayvan, G. Kore, Japonya ve mümkünse Hindistan’ı sürmek istiyor. Kendisi asla savaşmak niyetinde değil -ki 1. ve 2. Dünya Savaşlarına da olayın rengi belli olunca, sonlara doğru girdi. Bu haliyle pragmatist bir ülkedir ABD. Çıkarına bakar, ilkesel davranmaz!
Kısaca ABD, Amerika kıtasına çekilmek, ülke içine çeki düzen vermek niyetinde. Diğer bölgeleri de mümkün mertebe ‘müttefikleri’ ile halletmek düşüncesi taşıyor. Onların masrafları üstlenmelerini istiyor. ABD artık para harcama niyetinde değil -ki zaten para yok ortada.
Ankara’daki NATO zirvesini biraz da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yani Balkanlar, Kafkaslar, Türkistan, Ortadoğu, Körfez ve Kuzey Doğu Afrika’da, ABD müttefiki Türkiye hamiliği, AB ile Türkiye’nin NATO çerçevesinde yakın işbirliği. Silah üretiminde ve satışında Türkiye’ye pay verilmesi, ambargoların kalkması, belki Avrupa-ABD vizelerinde kolaylık sağlanması ve yine belki Türkiye’ye NATO komutası verilmesi gibi başlıklar karşılığında, Türkiye’nin Batı İttifakı’na iyice demirlemesinin sağlanması amaçlanıyor.
Öyle zannediyorum ki Avrasyacılar yine büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklar zirve sonrası. Zira Türkiye’ye bu bölgede bu denli büyük bir coğrafyanın kontrolünün bırakılması çok cazip gelecektir. Fakat giriş sözü ne diyor: “Bir teklif reddedilmeyecek kadar iyiyse, reddedilmelidir”. Zira burada büyük riskler vardır. Kâr – zarar hesabı yapılsa sonuç ne çıkar? Türkiye için tercih yapmak zor. Ama işte anlaşılan, alışkanlıklar yeniden ağır basacak gibi görünüyor. Öyle ya; yeni bir macera mı, alışılagelmiş olan mı?