Gözlerime İnanamıyorum
“Tam anlamıyla katı, acımasız ve amansız bir körler dünyası var. Neler görmek zorunda kaldığımı bir bilebilseydin, gözlerinin görmemesini isterdin.”
Körlük / José Saramago
Size gözlerimiz olduğu için, görebildiğimiz için belki de büyük bir körlüğün içinde olduğumuzu söylesem, bana inanır mıydınız?
Yaşadığımız çağda dünya, görsel (Visual) algılarla biçimlendirilen bir panayır yerine dönüştü. Gözümüzü açtığımız andan itibaren yüzlerce görsel uyarıcının bombardımanına maruz bırakılıyoruz.
Bilboardlar, cep telefonları, bilgisayar ekranları, trafik ışıkları, televizyonlar… Hepsi gözlerimizin içinden hayatımıza / zihnimize giren uyaranlar, komutlar, yönlendiriciler… Bütün bu araçlar bizi birer izleyici konumunda tutuyor. Ekrana bakıyor ve ne yapacağımıza karar (!) veriyoruz.
Yaptığımız kahvaltı, içtiğimiz kahve, kahvenin markası, giyinişimiz, giyinme biçimimiz, renk uyumu… Ezberden yaptığımız birçok şey daha önce gördüklerimizin birer tekrarı. Öyle gördüğümüz için öyle anladığımız, öyle yaşadığımız bir hayat. Bunu giy, bunu sür, şunu tak, şöyle yürü, böyle görün… Kendimizi bildik bileli hayatın nasıl yaşanacağını birilerinin telkin ve tavsiyelerinden öğrendik. Sorgulamadık birçok şeyi. Herkes öyle yapıyor, böyle yaşıyordu. Başkalarının nasıl yaptığına baktık ve biz de öyle yaptık.
Yazın mutlaka tatile gidilir. Tatil, havuzlu bir otelde, şezlonga uzanıp soğuk bir şeyler yudumlayarak yapılır. Evlenme teklifi erkeğin kadının önünde diz çöküp yüzük kutusunu açması seremonisiyle başlar. Eğlenmek müzik eşliğinde kahkaha atarak, dans ederek olur. Yas siyahlara bürünerek, güneş gözlükleri takarak tutulur…
Neden mi, çünkü böyle gördük, gördüğümüzü böyle anladık, hayatı böyle öğrendik. Görenek denen kavramı bilirsiniz, ‘başkalarından görerek edindiğimiz davranışlar’. Mesela tespih, zincir sallamak.
Başkalarını görerek, diğerlerine bakarak bir hayat üretiriz. Ve buna da bizim hayatımız deriz.
.…
Yaşamak için gözlerimize, bakmaya ve daha önemlisi görmeye ihtiyacımız var elbette. Bunu tartışmıyoruz.
Fakat gözlerimizle yetinemeyiz. Gözlerimiz manipülasyona en açık tarafımızdır. En basit örneğiyle su dolu bir cam bardaktaki çay kaşığını kırık görürüz ve bunun gözlerimizin bize oynadığı bir oyun olduğunu biliriz. En çok yanılan ve bizi de en çok yanıltan kavrayış biçimimizdir görmek.
Gözlerimizle yetinemeyiz. Diğer duyularımızla da sağlamasını yapmamız gerekir, tanık olduklarımızın anlamına varmak için.
Duyma yeteneğini doğuştan kaybetmiş birinin ilk defa bir düğüne tanık olduğunu düşünün. Bir yaz gecesi olsun, mahallede yürürken renkli ışıkların ve kalabalığın toplandığı bir bahçeye rast gelsin. Oradan oraya telaşla koşturan insanları seyre koyulsun. Göreceği şey ne olur? Yapılı saçları ve dekoltesi abartılmış kıyafetleriyle hoplayıp zıplayan kadınlar ve terli çırpınışlar içinde ellerini kaldırarak garip hareketler yapan adamlar. Beyaz gömleklerinden taşan göbeklerini titreterek, gerdan kırarak yılankavi figürler sergileyen insanlar…
Bu duyma engelli kişi, ilk kez karşılaştığı bu durum karşısında ne düşünür? Mahallenin topluca cinnet geçirdiğini mi? Salgın bir hastalığa yakalandığını mı? Ya da hayal gördüğünü mü? Müzik bağlamından koparıldığı için bu düğün -sadece gözle izlenerek- komik ya da acıklı bir ifadeye dönüşmüştür.
Bu yüzden gördüklerimiz başka verilerle izah edilmeye muhtaçtır çoğu kez.
.…
Sadece izleyici olarak, bakarak tükettiğimiz zaman dilimi yanlış yaşanmıştır. Ve günümüzde milyonlarca hayat böyle yaşanıyor. Cep telefonları, ekranlar, televizyonlar, videolar üzerinden, yalnızca gözlerimiz ve duygularımızla algıladığımız bir dünyada, bu araçları kullananların amaçladığı şeyleri hissedebildiğimiz, anlayabildiğimiz bir canlı türüne, birer zombiye dönüşmekteyiz.
Modern dünyanın iletişim araçları kendimizle aramıza mesafe koymakta ve bu araçların gözlerimize tuttuğu projektörün parlak beyaz ışığının şiddetiyle körleşmekte, ışıktan başka bir şey görememekteyiz.
Ve biz bu ışığın karanlığından ancak okuyarak, okuduğunu yorumlayarak, tasavvur ederek, tefekkür ederek ve en önemlisi kalbimize danışarak çıkabilir, insan kalabilir, gerçekten yaşayabiliriz.
Bu hamur çok su götürür ve takdir edersiniz ki, bir sayfada nihayete varamayacak kadar dişi, doğurgan bir konudan söz ediyoruz.
Şimdilik bu kadarla yetiniyor ve meseleyi o klişe cümleyle noktalıyorum: “Göründüğü gibi değil, açıklayabilirim!”