Merhumu Bilir Miydiniz?

“Kalbim seni bir yaz kuşu dinler gibi dinler
Esmer geceler sendeki esmerliği söyler
Yollar kokunu gönlüme Temmuz’da çiçekler
Hak, sanki yaratmış seni bir yaz gecesinden”
Cenap Şahabeddin

Bambaşka şeyler yazacaktım aslında. Başlık da hazırdı, hatta sayfanın başına iliştirmiştim, neyi nasıl söyleyeceğimi tartıyordum kalbimde. Fonda sözsüz bir müzik iyi gider dedim, gecenin saat bir buçuğu…

Cinuçen Tanrıkorur dedim, adamım benim, tam senin saatlerin dedim: “beni bûyün ile gel mest ü rehavî ediver / hastanım, göğsünün üstünde tedavi ediver / nazarımda günü berrak göğü mavi ediver…”

Bayati Araban Mevlevi Ayin-i Şerif akıyor kulaklarımdan, bir şeyler başka şeyleri çağrıştırıyor, hayat akıyor nabzımdan, sözsüz kelimeler geçiyor ağzımdan, sessiz dakikalar akıyor hayatla aramızdan.

Bir adam düşünün, dünyamızda topu topu altmış iki yıl kalmış. On yedi yaşından itibaren böbrek hastalığına, üniversite yıllarında kansere yakalanmış. Yani hayatının son kırk beş yılını da yarım olarak yaşamış bir adam.

Başına gelen bütün olumsuzluklara rağmen yaşadığı döneme ve sonrasına silinmez mührünü vurmuş bir müzik ve estetik dehası bu adam.

Popüler kültürün yok saydığı, görmezden geldiği bir kahraman.

“O şafak Vaktinin Cihangiri”…

Ondan bahsedeceğim size, Cinuçen Tanrıkorur’dan…

Yüksek Mimarlık mezunuydu aslında ama gönlündeki sanat aşkı hayatının akışını başka mecralara çevirdi. Türk medeniyeti aşığıydı. Türkçeyi onun kadar güzel konuşan, onun gibi güzel telaffuz eden insana çok az rastladım.

İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Latinceyi mükemmel seviyede bilir, Arapçayı iyi seviyede konuşurdu. Türkçe ve yabancı dillerde 100’ün üzerinde makale yazmış, uluslararası düzeyde bilimsel araştırmalarda sayısız tebliğ sunmuştu.

Bestelediği Bayati Araban Mevlevi Ayini ile 1981 yılında Paris’te Académie Internationale de Lutèce’in düzenlediği XIII. Uluslararası Sanat Yarışması’nda ülkemize altın madalya kazandırmıştı.

1986 yılında Fransız Devlet Radyosu tarafından uzunçalar plağı yapılan ilk Türk sanatçısı olarak tarihe geçti.

1989 Yılında Kültür Bakanlığı tarafından böbrek nakli için gönderildiği Amerika’da nakil beklediği hasta yatağında yüz on yedi beste yapmıştı.

Hayatı boyunca beş yüz beş eser bestelemişti.

En meşhur eseri “Günaydınım, Nar Çiçeğim, Sevdiğim”dir. Ama ben “Kalbim Seni Bir Yaz Kuşu Dinler Gibi Dinler” e bayılırım, “Mehtapta Yakamozlar” ile kendimden geçer, “Gözlerim Gaflete Düşmüş, Sana Bakmışsa Yine” ile gözyaşı döker, “Aşkın Odu Ciğerimi Yaka Geldi Yaka Gider” ile ferahnâk olurum.

Şimdilik bu kadar yazmak ilgi uyandırmak için yeterli sanırım, dahası yazının boyutunu aşar. Meraklısı Cinuçen Tanrıkorur hakkında internette çok zengin bir arşiv bulacaktır. Özellikle onun hakkında yapılmış olan, “O Şafak Vaktinin Cihangiri” belgeselini tavsiye ederim.

Mesnevi’de geçen meşhur kıssayı bilirsiniz; Eskiden deri işleyen, tabakhane diye adlandırılan atölyeler vardı. Burada deri tabaklayan elemanlara “debbağ” denirdi. Bu debbağların ömrü kanlı, gübreli, leş kokulu hayvan derilerinin arasında geçerdi.

İşte bu debbağlardan birinin yolu nasıl olmuşsa güzel kokular satılan ıtırcılar çarşısından geçmiş. Hayatında ilk kez misk ve amber kokularını duyan debbağ birden kendinden geçmiş, “Aman bu ne berbat koku!” diyerek bayılmış, yere yığılmış. Ahali neler olup bittiğine bir anlam verememiş ama debbağı tanıyan birisi durumu anlamış ve olaya müdahale etmiş. “Bana,” demiş “hemen pis bir deri parçası getirin!” Getirmişler, leş kokulu deri parçasını baygın debbağın burnuna sürmüş adam. Debbağ birden kendine gelmiş, “Oh be!” demiş, “Dünya varmış!

İşte kulağı “Hav Hav” gibi “Cıstak Cıstak” gibi eserlere (!) maruz bırakılmış günümüz toplumu debbağları Cinuçen Tanrıkorur’dan bir şey anlamayabilir. Ama bu yazı, okuyan bir kişinin bile hayatına bu büyük üstadı kazandırmaya vesile olursa, yazmak için geçirdiğim uykusuz saatler boşa gitmemiş demektir.

Dip Not 1: Bu yazıyı 20 Şubat’ta kaleme almaya başladım ve bu tarihin Cinuçen Tanrıkorur’un doğum günü olduğunu bilmiyordum. Sonradan hafızamı tazelemek için üstadın hayatına göz atınca hayretle fark ettim bu durumu. Meğer doğum gününde kendini bana hatırlatmış, hâlâ şaşkınım…

Dip Not 2: Beni bûyün ile gel mest ü rehavî ediver: Gel beni kokun ile kendimden geçir, rehavî et.

Rehavî, Türk musikisinde bir makam adı. Geçmiş yıllarda su sesi ile birlikte çalınan bu makamın birçok hastalığın tedavisinde kullanıldığı söylenir.

1 yorum
  1. doğan bilge diyor

    Sevgili ve çok kıymetli söz yazarı edebiyatçı dostum yazını büyük bir dikkatle okudum. Başlığındaki orijinallik bile gerçekten üzerinde durulmaya değer; nasıl bilirdiniz den geçmiş bilir miydiniz gibi bir soru sormuşsun ya; orada gerçekten 5 saniye durakladım. Sonra yazının içeriği orijinalliği beni bazı cümleleri tekrar tekrar üzerinde durmama yeniden okumama neden oldu. Günümüz insanı basit ve gürültülü müziklere alıştığı için büyük sanatçıların eserlerini anlayamayabiliri ne güzel de örneklendirmişsin. Bu nedenle Tanrıkorur gibi sanatçıların yeniden keşfedilmesi gerektiğini vurgulamışsın. Hele ki “Günaydınım Narçiçeğim” şarkısı için hep şunu demişimdir. Aydınlık bir ilkbahar günü sabahı arabaya binmişsin hafif atıştıran bir yağmur arabanın tavanında “tıp, tıp” sesler çıkarıyor ve sen sevdiceğini düşünüyorsun, ona günaydın diyorsun ne kadar uzağında olsa da. Tebriklerimi lütfen kabul et. Harikulade bir paylaşım ve anlatım olmuş. Sağlıcakla….

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.