Çocuğu Koruyamayan Sistem: Sosyolojiyi Dışlayan Yaklaşım

Her çocuk vakasının ardından kamuoyuna yansıyan açıklamalar neredeyse değişmez bir döngünün parçası hâline gelmiştir: “Psikolojik destek sağlanacak”, “Rehberlik hizmetleri artırılacak”, “Gerekli tedbirler alınacak.” Bu ifadeler, ilk bakışta sorumluluk alındığı izlenimini verse de aslında çok daha derin bir sorunu görünmez kılar. Çünkü bu yaklaşım, sorunun kaynağını değil, yalnızca ortaya çıkan sonucu hedef almaktadır. Oysa temel soru şudur: Bu çocuklar bu noktaya nasıl gelmektedir? Bu soruya yanıt verilmeden atılan her adım, geç kalmış ve eksik bir müdahaleden öteye geçemez.

Suç, şiddet ve istismar, bireyin zihninde aniden ortaya çıkan, izole ve bağımsız olgular değildir. Bu davranışlar, toplumsal yapının içinde, belirli koşullar altında şekillenir. Aile içi ilişkiler, ekonomik yetersizlikler, mahalle kültürü, eğitim ortamı, akran grupları ve giderek daha belirleyici hâle gelen dijital dünya, çocuğun gelişiminde doğrudan rol oynayan faktörlerdir. Dolayısıyla bir çocuğun maruz kaldığı ya da yöneldiği şiddeti yalnızca bireysel psikoloji ile açıklamaya çalışmak, gerçeği daraltmak ve çözümü imkânsız hâle getirmektir.

Tam da bu noktada Sosyoloji devreye girer. Sosyoloji bireyi değil, bireyin içinde bulunduğu yapıyı, ilişkiler ağını ve toplumsal koşulları analiz eder. Çünkü bireysel davranışların önemli bir kısmı, içinde bulunulan sosyal çevrenin bir yansımasıdır. Sosyolojik bakış açısı olmadan geliştirilen her politika, yüzeyde görünen belirtilerle mücadele ederken, altta yatan nedenleri görmezden gelmeye mahkûmdur.

Bugün gelinen noktada açık bir gerçek vardır: Çocuklara yönelik riskler, olay gerçekleştikten sonra fark edilmekte ve müdahaleler çoğunlukla reaktif bir biçimde yürütülmektedir. Oysa devletin yükümlülüğü yalnızca müdahale etmek değil, önlemektir. Bu yükümlülük, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 41 ile açıkça tanımlanmıştır. Söz konusu madde, çocuğun korunmasını bir tercih değil, anayasal bir zorunluluk olarak ortaya koyar. Ancak bu zorunluluğun gereği, yalnızca olay sonrası destek mekanizmaları kurmakla yerine getirilemez. Asıl sorumluluk, risk henüz ortaya çıkmadan önce harekete geçebilen bir sistem inşa etmektir.

Bu noktada kritik sorular sorulmalıdır: Riskli aile yapıları sistematik olarak analiz edilmekte midir? Mahalle düzeyinde sosyal çözülme ve suç ilişkisi düzenli olarak izlenmekte midir? Okul çevresindeki risk faktörleri, veri temelli biçimde değerlendirilebilmekte midir? Dijital ortamlarda maruz kalınan şiddetin çocuk üzerindeki etkileri, bütüncül bir perspektifle ele alınmakta mıdır? Bu sorulara verilecek dürüst yanıtlar, mevcut sistemin parçalı ve yetersiz olduğuna işaret etmektedir.

Elbette sahada çalışan psikologlar, rehber öğretmenler ve sosyal hizmet uzmanları son derece önemli bir işlev üstlenmektedir. Ancak bu meslek gruplarının çalışmaları büyük ölçüde birey odaklıdır ve çoğu zaman olay sonrası müdahalelerle sınırlı kalmaktadır. Oysa tekrar eden vakalar, sorunun bireysel değil, yapısal olduğunu açıkça göstermektedir. Yapısal sorunlara ise ancak yapısal analizlerle müdahale edilebilir. Bu analizlerin merkezinde ise sosyoloji yer alır.

Sosyolog, toplumu veriyle okur. Mahalledeki dönüşümü, aile yapısındaki kırılmaları, ekonomik baskıların sosyal davranışlara etkisini ve kültürel değişimin sonuçlarını analiz eder. Tekil olaylar arasında bağlantı kurar, tekrar eden örüntüleri ortaya çıkarır ve risk alanlarını görünür hâle getirir. Bu nedenle sosyolog, yalnızca akademik bir figür değil, doğrudan politika üretiminin ve önleyici mekanizmaların vazgeçilmez bir bileşenidir.

Bugün çocuk koruma sistemlerinde sosyolojik perspektifin yeterince yer almaması, ciddi bir yapısal eksikliktir. Çünkü sosyologların olmadığı bir masada, konuşulan gerçeklik eksiktir. Görülen olaylar tartışılır, ancak o olayları üreten koşullar analiz edilmez. Bu da her yeni vakada aynı döngünün tekrar etmesine neden olur: Olay gerçekleşir, tepki verilir, kısa vadeli önlemler alınır ve ardından sistem yeniden sessizliğe gömülür.

Bu döngü artık tesadüf olarak açıklanamaz. Bu durum, açık bir yapısal körlüğe işaret etmektedir. Ve bu körlük sürdükçe, çocuklara yönelik riskler ortadan kalkmayacak, yalnızca biçim değiştirerek devam edecektir.

Açık bir şekilde ifade edilmelidir: Sosyologları dışlayan her politika, önleyici sosyal hizmet mekanizmalarını zayıflatır. Önlenemeyen her suç, yalnızca bireylerin değil, sistemi kuran ve işleten yapıların da sorumluluğundadır. Bu sorumluluk, görmezden gelinerek ortadan kalkmaz.

Artık “tedbir alacağız” söylemi yeterli değildir. Çünkü gerçek tedbir, olaydan sonra değil, olaydan önce alınır. Gecikmiş her müdahale, kaçırılmış bir önleme fırsatıdır.

Bu nedenle yapılması gereken nettir: Çocuk koruma sistemleri, eğitim kurumları ve sosyal hizmet mekanizmaları, zorunlu olarak çok disiplinli bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu yapının içinde sosyologlar aktif ve belirleyici bir rol üstlenmelidir. Sosyal risk haritaları oluşturulmalı, kurumlar arası veri entegrasyonu sağlanmalı ve erken uyarı sistemleri geliştirilmelidir. Ancak bu şekilde, sorun ortaya çıkmadan önce müdahale edebilen bir yapı kurulabilir.

Aksi takdirde yaşanacak her yeni olay, geçmişte alınmamış önlemlerin bir sonucu olmaya devam edecektir. Ve o noktada sorulması gereken soru değişmeyecektir:

Anayasa açıkça yazdı. Siz neden uygulamadınız?

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.