Şeker Tadındaki O Eski Bayramlar
Çocukluğumda bayram sabahları, insanın içine işleyen bir huzurla başlardı. Henüz güneş doğmadan, köyün serinliği pencere aralarından içeri süzülürken, evimizin içinde tatlı bir telaş olurdu. Ailemizin en küçüğü olarak, o sabahların benim için ayrı bir yeri vardı; çünkü her şey bana olduğundan daha büyük, daha sıcak ve daha anlamlı görünürdü.
Annemin mutfağından gelen mis gibi bayram yemekleri kokusu, babamın erkenden hazırlanıp yüzünde hafif bir tebessümle dolaşması, kardeşlerimin neşeli fısıldaşmaları… Tüm bunlar, evimizin içini yalnızca bir bayram yerine değil, sevginin ve bağlılığın somutlaştığı bir yuvaya dönüştürürdü. O yıllarda bayram, sadece şeker toplamak ya da yeni kıyafetler giymek değildi; ailemin beni sevdiğini her bakışta hissettiğim, benim de onları bütün kalbimle sevdiğimi anladığım en özel zamanlardı. Köyün sade ama samimi atmosferinde, o küçük evin içinde kurulan bu büyük sevgi dünyası, hayatım boyunca unutamayacağım bir sıcaklık bıraktı içimde.
Hazırlıklar, günler önceden başlar. Annem, mevsimine göre temizlik yapar; ben de yardım ederim. Babam, ilçemiz Ulukışla’ya gider, pazen çiçekli yumuşacık bayramlık kumaşlar alır. Bir de bayram şekeri ve limon kolonyası. Ve kına. Annemle gittiğimiz terzi, ölçümü alır, bayrama yetişmesi için kumaşımızı sıraya koyar. Abimler köy dışında okuyor. Onlar da geleceği için çok sevinçliyiz. Annem, “Çifte bayram edeceğiz” der. Onlar da susamlı, fındıklı şehir şekeri getirirler. Tadı hâlâ damağımda saklı.
Diğer taraftan yemek hazırlığı başlar. Bir gün önceden yüksük çorbası, etli topalak köfte hazırlarız. Bayram sabahı tatlı olarak sütlü yapılır, babama: “pirincini Ulukışla’dan getir iyisinden olsun” der annem. Sütlü, şimdiki sütlaç. Bakır sahanlara koyar, kilerimize dizeriz. Misafirler annemin yemeklerini çok beğenir. Ben şimdi yemeklerime o tadı veremiyorum. Annem bizim yöreye ait pekmezli kabak tatlısı yapar. Lakin köyde çok yapılmaz. Komşular: “Sizde yeriz,” derler. Aile yemeği gibi sanki. Babam da çok sever.
Arife gecesi yatmaya yakın, annem kınayı karar, hazırlık başlar. Mis gibi bir koku sarar odayı. Aslında bayram o koku ile başlar çocuklar için. Annem elime kına sürer, babamla birlikte sarar bağlarlar. Elbisemi terziden getiririm. Lastik ayakkabı. Hepsi yer yatağımın başucunda hazır. Heyecandan ve kına kokusundan uyumak mümkün mü? Bayram sabahı erkenden kalkarım. Babam camiye bayram namazına gider. Gelirken çok erken kaybettiği abisinin oğlu ve ailesi ile gelecekler. Annem telaşlı, yanakları pembe pembe olur. Ya yetişmezse misafirlere yemekler. Yetişir yemekler misafirlere. Benim gözüm yollarda. Merdivenden çıkarken babam hep, “Öhö, öhö” ses çıkarır ve ayak sesi duyulur. Geldiler, geldiler. Koşar kapıyı açarım; kuzenlerim gelir bayram yeniden başlar. Ve her gelene yer sofrasında, bakır sinilerle yemekler ikram edilir…
Bayramın en önemli kısmı gelir: Aysel şeker toplamaya gidecek. O zaman köy küçük. Evimiz köyün girişinde. Merkeze bayağı uzak. Şimdiki gibi poşet, çanta yok. Yokluk var. Annemi sıkıştırırım: poşet te poşet. Boşalan pirinç poşetini verir; beğenmem, küçük derim. Babam esprili bir babaydı: “Kızım, dımdımı heybemizi al, omuzuna at. Köy uzak, poşetle git gel yapma. Yazık sana, tek seferde hallet” derdi. Ben gerçek sanırdım. Ardından kahkahalar havada uçuşurdu. Dımdımı heybesi, üzüm pekmezi yaparken topraklı şireyi ayrıştırmak için kullanılan, keçi kılından el dokuma heybedir. Annem dokumuştu. İşte böyle bir bayramın sonuna geliriz, tatlı bir yorgunluk ve telaş içinde…
Bugün dönüp baktığımda, o eski Şeker Bayramlarının aslında sadece birer hatıra değil, içimizi ısıtan birer değer olduğunu daha iyi anlıyorum. Şimdiki bayramlar elbette yine sevinçli, yine anlamlı; ancak o günlerdeki sadelik, samimiyet ve içtenlik sanki biraz daha fazlaydı. Kapılar daha sık çalınır, gönüller daha kolay açılır, küçük şeylerle büyük mutluluklar yaşanırdı. Oysa bugün zamanın hızına kapılıp bazı duyguları geride bırakıyor gibiyiz.
Yine de o eski bayramlardan kalan sevgi, saygı ve paylaşma ruhu hâlâ bizimle; yeter ki hatırlayalım ve yaşatalım. Çünkü bayramları asıl bayram yapan, ne alınan şekerler, ne de giyilen yeni kıyafetlerdir; insanın sevdikleriyle kurduğu o derin bağdır. İşte bu yüzden, geçmişten bize miras kalan o güzel geleneklere sahip çıkmak, sadece bir hatırayı yaşatmak değil, aynı zamanda geleceğe daha sıcak, daha insani bir dünya bırakmaktır.
Ne kadar güzel yazmışsınız . Eski Bayramların heyecanını hissettim.