Ebediyetin Sessiz Kapısı
Bir hafta önce canım kardeşimi kaybettik. Bizler acısını yaşarken, o sessiz kapıdan geçip gitti. Ruhun şad olsun, ışıklarda uyu kardeşim.
Tüm insanoğlunun gittiği ebedi istirahat yeri. İsmi gerçek ÖLÜM:
Uçsuz bucaksız kâinatın içinde savrulan bir toz zerresi kadar küçük, ama bir o kadar da anlam yüklü bir varlıktır insan. Doğumla başlayan yolculuğumuz, aslında görünmeyen bir sona doğru ilerler: ölüm. Çoğu zaman adını anmaktan çekindiğimiz, düşündükçe içimizi ürperten bu gerçek, hayatın inkâr edilemez en ilahi hakikatidir.
Ölüm… Sadece bir son mudur gerçekten?
Yoksa bir başlangıcın eşiği mi?
İnsan, onurla taşıdığı ruhun emanetiyle yaşar. Bu beden, o ruhun geçici hanesidir. Gün gelir, ruh o haneden ayrılır; geride ise hatıralar, yaşanmışlıklar ve en çok da eksik kalan yanlarımız kalır. Ölüm, yalnızca öleni değil, geride kalanları da sınayan ağır bir imtihandır.
Bir insan öldüğünde, aslında sadece bir beden toprağa verilmez. Onunla birlikte bir annenin evladı, bir eşin hayat arkadaşı, bir dostun sırdaşı, bir çocuğun sığınağı da toprağa gömülür. Geride kalanların kalbinde ise adı konulamayan bir boşluk, tarif edilemeyen bir acı başlar. Çünkü ölüm, her bedende ayrı bir iz bırakır.
Kimi zaman bir annenin gözyaşında, kimi zaman bir çocuğun sessizliğinde, kimi zaman da bir dostun suskunluğunda kendini gösterir bu acı. Herkes kendi payına düşeni yaşar. Acı ortaktır belki, ama hissedişi herkese özeldir.
Ölüm, aynı zamanda hayatın değerini hatırlatan en güçlü gerçektir. Bugün yanımızda olanların, yarın olmayabileceğini bilmek, sarıldığımız ellerin bir gün boşlukta kalacağını düşünmek… İşte bu farkındalık, insanı daha merhametli, daha anlayışlı ve daha vicdanlı yapmalıdır.
Ama ne yazık ki çoğu zaman unuturuz. Kırarız, incitiriz, erteleriz. Söylenmesi gereken sözleri yarına bırakır, yapılması gereken iyilikleri ihmal ederiz. Oysa ölüm, ertelemeyi kabul etmez. Ansızın gelir ve yarım kalan her şeyi geride bırakır.
İşte bu yüzden yaşarken sevmek gerekir. İçten, samimi ve karşılıksız…
Bir insanın arkasından söylenecek en güzel söz, onun yaşarken bıraktığı izdir. Ne kadar sevildiği, ne kadar hatırlandığı, ne kadar insanın kalbine dokunduğu… Çünkü ölüm gerçek anlamda, bir insanın dünyadan gittiği an değil, unutulduğu an gerçekleşir.
Belki de en büyük teselli şudur: Ölüm, yok oluş değildir. İnanan kalpler için o, ebedi hayatın kapısıdır. Bu dünya bir misafirhane ise, ölüm de asıl yurda dönüşün davetidir. Bu yüzden ölümden korkmak yerine, onu anlamaya çalışmak gerekir.
Geride kalanlar için ise sabır en büyük sığınaktır. Zaman, acıyı silmez ama hafifletir. Anılar ise en kıymetli miras olur. Bir ses, bir bakış, bir gülüş… Hepsi kalpte yaşamaya devam eder.
Bugün belki bir kaybın hüznünü taşıyan binlerce yürek var. Her biri kendi içinde sessizce ağlıyor. Ama bilinmelidir ki hiçbir acı sahipsiz değildir. Her gözyaşı, bir sevginin göstergesidir. Ve sevgi, ölümün bile silemeyeceği en güçlü bağdır.
Sonuç olarak ölüm hayatın karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Onsuz hayatın değeri anlaşılmazdı. Bu yüzden yaşamı anlamlı kılmak, geride güzel izler bırakmak ve sevdiklerimize hak ettikleri değeri zamanında vermek en büyük sorumluluğumuzdur.
Çünkü bir gün hepimiz o sessiz kapıdan geçeceğiz…
Ve geriye sadece yaşattıklarımız kalacak,
Ve kalıyor.