Aylardan Necip Fazıl
Hangi Necip Fazıl
Kelamın (yani fikrin) ustalarına dair bir şeyler kaleme alacaksanız sözü iki kere tartmanız ihtiyat icabıdır. Bahis mevzuu şahıs erbab-ı sühandan ise, üstelik Sultanü’ş-şuara (şairlerin sultanı) unvanına sahipse, titreyip kendinize gelmeniz hem edep, hem akıl gereğidir. Hâl böyle olunca ‘Üstat Necip Fazıl’ hakkında bir yazıya girişmenin güçlüğünü takdir edersiniz. Gelgelelim Türk şiirinin ve irfanının kutup yıldızlarından Şeyh Galib’in ifadesiyle; ‘Yine nevbet-i tahammül dil-i bi-karâre düştü.’
Ruh portresini birkaç fırça darbesiyle çizmeye cüret edeceğim üstat öyle çok boyutlu ve öyle katmanlı bir yapıya sahip ki hangi yönünü ele alacak olsam resmin bir tarafı eksik kalacak. Şair Necip Fazıl mı, mütefekkir Necip Fazıl mı, aksiyon adamı Necip Fazıl mı, iman abidesi Necip Fazıl mı, muharrir Necip Fazıl mı, eleştirmen Necip Fazıl mı, tiyatro yazarı Necip Fazıl mı, mazlum Necip Fazıl mı, roman yazarı Necip Fazıl mı, ideolog Necip Fazıl mı…?
‘Denizden alınan bir kova su, deniz değildir ama denizdendir’ ölçüsüyle bahsedebilirim üstadımdan, belki bendeki yankısından.
İyi Şair Olmak Yetmez mi, Onun Farkı Ne?
Henüz yirmili yaşlarındayken onun hakkında ‘bir mısraı bir millete şeref verecek şair’ diyorlardı. Otuzlu (o, tuzlu) yaşlarında ‘şiirine yazık eden sabık şair!’.
Evet, yüzyıllardır süregelen Türk şiirine yepyeni bir ses ve soluk getirmişti; evet, özgün ve kendinden emindi, hatta biraz küstah ve çokbilmiş (!)… Ama bu yüzden el üstünde tutulmamış mıydı onca yıl; neden dışlayıverdi sanat camiası onu bir anda? Neden bir süre önce göklere çıkardıkları (batı hayranlarının moda söyleyişiyle ‘avangart’) şairi şimdi yere çalıyorlardı? Neden itibarsızlaştırılmaya çalışıldı, neden hapislere yollandı? Şiir yazmanın bedeli bu mu olmalıydı?
Şimdi buraya bir parantez açalım ve soluklanalım. Evet, bunlar cevabı malum sorular ama sorulmazsa anlayış eksik kalır. Hepimiz yaşayarak gördük ki düşünmenin bedeli ağırdır dünyanın her yerinde. İsmet Özel’in deyişiyle‘ Uyanmanın bedeli serapları fedadır.’
Hele bizim ülkemizde düşünmek, özellikle egemen güçler tarafından gereksiz bir lüks, pahası canla ödenen bir isyan, haksız bir varoluş şeklinde algılanır. Örnek isterseniz bir çırpıda Kemal Tahir’i, Said Nursi’yi, Salih Mirzabeyoğlu’nu, Nazım Hikmet’i, Ahmet Kaya’yı, Sabahattin Ali’yi saymam yeter sanırım.
Necip Fazıl’ın “ben” meselesi üzerinden başladığı sanat ve hayat çilesinde vardığı nokta, onun diğerlerinden en bariz farkını ortaya koyuyordu: ‘Sanat Allah içindir!’
Ve bu, onun başının belaya girmesi için yeter de artardı.
Yukarıda ismini andığım Şeyh Galib olsun ya da bir diğer Sultanü’ş-şuara Baki, Fuzuli olsun, hepsi sözün güzelini güzel söyleyen büyüklerdi; birini diğeriyle mukayese etmek haddimiz değil. Hepsi mutlaka eşsiz ruh yorgunluklarından geçtiler, amenna. Büyük şairlerin büyük çileleri ve büyük ikballeri oldu, biliriz.
Ama üstat, zahiri planda hepsinden zor bir hayat sürdü ve bunun temel nedeni hakikatin topyekûn reddedildiği bir çağda (Allah’tan ve ahlaktan bahsetmek yasaktır!) fikrin ve erdemin namusunu satanlara yüksek sesle ve meydan yerinde yaptığı itirazdı: ‘Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!’
Ama balığa sudan başka yerde hayat olmadığı gibi bir şeydi onun kaçınılmaz gerçeği. Kendi şiirinin ruh iklimini inşa etmeliydi. Aksi mümkün değildi, dehasını ucuza bozduramazdı. Bu uğurda buzdağını ciğerinden çektiği nefesle hohlaya hohlaya eritmeye koyuldu ve bundan ölene dek caymadı.
Onun büyüklüğünün belki en küçük sebebi budur.
Olmasaydı Olur Muyduk?
Varlığı neleri değiştirdi, yokluğu neleri eksiltti yazmasam da bilirsiniz. Bu satırlara ilgi gösteren herkes tanıyor onu zaten. Herkes onu kendinden bir parçayla bütünleştirmiştir. Kimine göre eşine az rastlanır bir sanat ve fikir dehasıdır o. Kimilerince son yüzyılın en önemli dava adamlarının öncüsüdür. Elhak, öyledir. Yaşadığı çağa damgasını vurduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bugün ülkemiz, sanat ve siyasetinin bütün önde gelen isimlerinde (İnönü, Menderes, Türkeş, Erbakan, Özal, Demirel, Gül, Erdoğan’dan tutun da, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim-Bahattin Karakoç, Fethi Gemuhluoğlu, Salih Mirzabeyoğlu, İsmet Özel’e … varana dek hemen herkes üzerinde) ama az, ama çok, emeği ve tesiri vardır.
Günümüz Türkiye’sini çekip çeviren, sarıp sarmalayan, ırgalayan ya da hırpalayan siyasi kadro ve aktörlerin yanı sıra, harekete geçiren ya da durduran her fikir ve aksiyon hamlesi bir yönüyle onun eser ve etkisinin bir süreğidir.
Türkiye’de (dolayısıyla dünyada) son asırda bir İslami mücadeleden bahsedildiği zaman Necip Fazıl’ı cümlenin başında anmamak, boşa konuşmaktır.
Kendisi de bu durumu bir şiirinde şöyle dile getirmişti zaten:
‘Ben Allah diyenlerin boyunlarında vebal
Ben bugünküne mazi, yarınkine istikbal’
Her Yönüyle Muhteşem
Şair Metin Üstündağ’ın aşağıda alıntıladığım şiiri sanki ona yazılmış gibidir:
‘Tırtılın kaderi
Kelebek olmak
Ve
Güzel ölmektir’
Madde planında ihtişam, mana planında sefalet içinde yaşadığı; dışı bal kaplı bir zehre benzeyen sürüngen bir hayattan, kanatlanarak uçan nadir kahramanlardandır o.
Şaşaa dolu, mutantan, alkışlarla ve hak ettiği övgülerle süregiden bir hayatı elinin tersiyle itip, hor görüldüğü, aşağılandığı, cezalandırıldığı bir yalnızlığı tercih etmesi, size de İbrahim Ethem hazretlerinin yazgısını hatırlatmıyor mu?
İslam’ın bütün müesseseleriyle ret ve inkâr edildiği, toplumsal ve bireysel hayattan koparılıp ayaklar altına alındığı bir dönem, onun üzerinden bütün vandallığı, husumeti ve huşunetiyle geçti.
Ve fakat o ‘bir elime ayı, diğerine güneşi verseniz, davamdan dönmem’ diyen anlayışın izinden, tek ayakla sekerek bile olsa yürümekten yılmadı.
Başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyor ve bu ideal dünya hayalini gerçeğe tahvil etmenin mücadelesine hammadde yapıyordu ömrünü.
Aşkında ve iddiasında bir çocuk gibi saf ve samimiydi.
Köleliğin sultanıydı.
Ve bu onun en paha biçilmez tarafıydı.
Saatleri Necip Fazıl’a Ayarlamalı
Necip Fazıl.
Kayıplar ve kazançlar, zaferler ve mağlubiyetler, kederler ve sevinçler arasında inip çıkan bir tahterevalliye benzeyen hayatında, düşerken soylu (Necip), çıkarken faziletli (Fazıl) kalmayı başardı.
Ben onu tanıdığımda on yedi yaşımdaydım; tanıdığım günlerde vefat haberini almıştım.
Ben onunla yeni bir hayata doğarken, o benden habersiz ölüyordu.
Saate baktım, hayli geç kalmıştım.
‘On yedi yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum’ dedim kendi kendime.
Ve şimdi saatimi yeniden kuruyorum.
Muazzam.
Boşuna sana üstad denmiyor.
Kemâlin, kelâmın ve kalemin daim olsun kıymetli dostum.