Mora’nın Sessiz Çığlığı

Tarih, bazen kazananların yazdığı parlak sayfaların arkasına gizlenmiş devasa trajedilerle doludur. Bunların en karanlık, en amansız ve ne yazık ki en çok unutturulmaya çalışılanlarından biri, bundan iki asır evvel Mora Yarımadası’nda yaşandı. 1821 yılında Osmanlı’ya karşı başlatılan Yunan İsyanı, bugün birçok Batılı kaynakta sadece bir “bağımsızlık mücadelesi” olarak parlatılsa da sivil halk için tam anlamıyla bir etnik temizliğe ve insanlık dramına dönüştü.

Mora’da yaşananlar, basit bir askeri çatışmanın çok ötesindeydi. Yeni kurulacak ulus-devletin sınırları içinde homojen bir toplum yaratma arzusu, asırlardır o topraklarda kök salmış Müslüman Türk ve Yahudi varlığının tamamen haritadan silinmesini öngörüyordu. İsyanın fitili ateşlendiğinde ortaya atılan “Mora’da tek bir Türk, hatta dünyada tek bir Türk kalmayacak” sloganı, yaklaşan felaketin ideolojik manifestosuydu.

Tripoliçe: Sokakları Kapanan Bir Şehir

Bu planlı kırımın en dehşet verici sahnesi, şüphesiz 23 Eylül 1821’de Mora’nın kalbi sayılan Tripoliçe’de sahnelendi. Aylarca süren acımasız bir kuşatmanın ardından açlık ve salgın hastalıklarla pençeleşen şehre giren isyancılar, tam üç gün boyunca kadın, yaşlı, çocuk demeden büyük bir katliama girişti.

Dönemin İngiliz tarihçisi Thomas Gordon’ın ve bizzat isyanın lideri Kolokotronis’in anılarına kazınan o korkunç gerçekle yüzleşmek zorundayız: Sokaklar ceset yığınlarından geçilmez olmuş, atların nalları toprağa değememişti. Tripoliçe’de 20 bini aşkın Türk sivil vahşice katledilirken, asırlardır Türklerle aynı mahalleleri paylaşan, Osmanlı idaresinde huzurla yaşayan yaklaşık 5 bin Yahudi de aynı feci akıbete uğradı. Mora’nın köklü Yahudi cemaati, bu topraklardan tek bir iz kalmayacak şekilde sökülüp atıldı.

Navarin: İhanetin ve Sözleşmenin Kırıldığı Yer

Tripoliçe’den hemen önce Navarin Kalesi’nde yaşananlar ise insanlık onurunun ve savaş hukukunun nasıl ayaklar altına alındığının ibretlik bir vesikasıdır. Kuşatma altında çaresiz kalan Türk siviller, can güvenliklerinin garanti altına alınması ve gemilerle Mısır’a tahliye edilmeleri şartıyla kaleyi teslim eden resmi bir tahliye sözleşmesi imzalamışlardı.

Ancak kapılar açılıp silahlar bırakıldığı an, verilen sözler unutuldu. Sahile yığılan binlerce silahsız kadın ve çocuk, kaçacak hiçbir yerleri olmadan acımasızca katledildi. Anlaşmalar mühürlenmişti ama ne nefret ne de etnik temizlik hırsı hukuk tanıyordu.

İdealist Batılıların Büyük Şoku

O dönemde “Antik Yunan ruhunu” yeniden canlandırmak gayesiyle Avrupa’dan büyük ideallerle bölgeye koşan yabancı subaylar ve entelektüeller (Filhelenler), şahit oldukları bu barbarlık karşısında derin bir şok ve pişmanlık yaşadılar. İngiliz tarihçi William St. Clair, Mora’daki durumu “Yarımadadaki Türk varlığı, arkalarında neredeyse hiçbir iz bırakılmadan, bilinçli bir plan dâhilinde yok edildi” diyerek açıkça bir soykırım olarak nitelendirmiştir. Keza İskoç tarihçi George Finlay de teslim olan sivillerin katledilmesini modern Avrupa tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak kayda geçirmiştir.

Kültürel ve Demografik Hafızanın Yok Edilişi

1830 yılında Yunanistan bağımsızlığını ilan ettiğinde, birkaç yıl öncesine kadar Mora nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Müslüman ve Yahudi sivil topluluklardan geriye tek bir kişi bile kalmamıştı. Sadece insanlar değil asırlık camiler, mezarlıklar, medreseler ve sinagoglar da yerle bir edilerek bölgenin tarihi ve kültürel hafızası tamamen formatlandı.

Mora Katliamı, Balkanlar’da imparatorluklar çözülürken sivil halkların maruz kaldığı kitlesel acıların ilk ve en organize prototipidir. Bugün bizlere düşen görev nefreti körüklemek değil, tarihin bu kanlı sayfalarını tarafsızlıkla anarak, unutturulan sivil kurbanların aziz hatırasını insanlık vicdanında hak ettiği yere taşımaktır. Çünkü gerçek bir barış, ancak geçmişin acı doğrularıyla cesurca yüzleşildiğinde inşa edilebilir.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.