Demir Leblebi

Zihnimde temiz bir sayfa açıyorum… ama orada da sen varsın.

Adam bir bardak çaya tek şeker atıp karıştırıyor. O çayda düşüncelerini karıştırıyor. Geçmişini, şimdisini saat yönünde karıştırıyor. Efkâr gibi bir şeyler karışıyor bardağa. Hayattan hiçbir şey anlamadığını karıştırıyor, her şeyi birbirine karıştırıyor.

Bu çay bahçesinde, ilk kez geldiği bu ağacın altında, bu masanın üstünde, bir parmağına doladığı tesbihine bakıp “Gerekçesiz bir keder bu” diyor içinden; “Ama gereksiz değil” diye ekliyor sözleri birbirine. Keder insana kırılabilen bir kalbi olduğunu anlatan yakışıklı bir şey. Kırık da olsa, bir kalbi olması insanın, iyi bir şey… Yaşamak bazen böyle bir şey… Yaşamak zaten böyle bir şey…

Alıyor o kederi, bir hamuru oklavayla yayar, inceltir gibi göğsünün ortasında yuvarlıyor. Tutunuyor ona, sahipleniyor…

Derin bir yalnızlık duyuyor fakat kimsesiz değil. Yalnızlık başka, kimsesizlik başka. Onun herkesleri var, ama kendinden başka hiç kimsesi yok aslında. İyi – kötü bir eşi var mesela. Daha doğrusu kötü bir eşi var aslında, yıllardır yüzünü güldüremediği. Onu mutlu ederse, kendisi de onun mutluluğuyla mutlu olacağını sanıyordu yıllardır. Onun tebessümünün gölgesinde serinleyebilirdi o da. Yani öyle sanıyordu bugüne kadar. Bu sabah aydı, aydınlandı bir anda, nedensiz, gerekçesiz. Yıllarca onu mutlu etmeye boşa çabaladığını fark etti, uykuyla uyanıklık arasında. Mutluluk doğuştan gelmiyordu. İçten gelen değil, tıpkı konuşmak gibi, öğrenilen bir şeydi. Ta hayatın en başında çocuklukta öğreniliyorsa öğreniliyor, sonradan da kazanılmıyordu. Sevmek de böyle bir şeydi. İnsanın doğasında olan, doğuştan ona yüklenmiş bir şey değildi. O da öğreniliyordu. Hayatı yeni adımlarken sevilmişseniz, sevgi görmüşseniz, sevmeyi edinebiliyordunuz. Ruhunuza lehimlenen bir bakış açısı, bir yorumdu bu, bir yaşama tavrıydı.

Adam eşini bir zamanlar sevdiğini hatırladı. Onun da kendisini sevmesi için ne kadar çırpındığını. Bu sabah uykuyla uyanıklık arasında anlamıştı gerçeği: asıl sevmesi, mutlu etmesi gereken kişi kendisiydi. Kendisi kendisini sevmiyorsa, başkası da onda sevecek bir şey bulamıyordu belki. Asıl mutlu etmesi gereken kişi de kendisinden başkası değildi. Belki kendinde yalın, başkasına bağımlı olmayan mutluluğu yakalayabilse yakınındakiler de bu mutluluktan beslenebilirdi.

Sonra “Aman boş ver” diyor içinden, “Mutsuz da yaşanıyor, şart değil. Biraz huzur olsa o da olur.”

Muzipçe gülümseyerek “Ama nerdee,” diyor bu kez kendi kendine, “Benim karım asgari ücret gibidir, onunla geçinmenin imkânı yok!”

Çocukları… Yüzleri bulanık şimdi. Uzun zaman oldu onları görmeyeli. Küçücüktüler. Ama şimdi. Yoklar. Arayıp sormuyorlar, hayatın dağdağasında savrulup uzaklaştılar. Kucağına aldığı ilk günleri hatırlıyor bir anda. Önce kızı, sonra oğlu. Onlarla beraber büyüdü kendisi de. Yani baba olmak da öğrenilen bir şey. Bir baba çocuğunu yetiştirirken, aslında çocuk da babasını yetiştiriyor.

Haylaz oğlan nerede şimdi acaba. Çoktandır görünmüyor. Biraz daha büyüdü mü, sakallandı mı yüzü? Ya kız? Çiçekli etekliğini çamurlara batırarak yürüyor mudur hâlâ? Onlar benim yaptığım hataları yapmasalar bari. Alsam karşıma konuşsam, böyle böyle desem. Hayat, ne sanıyorsan, işte tam da o değildir desem. Yanılgılar desem, birer öğretmendir desem, kızmayın kendinize desem…

Evet, evet, daha geç olmadan konuşmalıyım onlarla. Kendimle bu kadar konuştuğum yeter.

Elkızının da çok günahını aldım, gönlünü alayım, büyüklük bende kalsın. Ne de olsa iki evlat verdi bana. Eve giderken bir çiçek alıp götüreyim, belki bu kez güler yüzü…

Bunları düşünürken gözü ileride, sahilde gülüşen, şakalaşan gençlere ilişiyor. Herkes birbirinin üzerine abana abana kahkaha atıyor, mutlu olma şehvetiyle taşkın hareketleri… Rahatsız oluyor, bazılarının mutlu olma biçimi insanı mutluluktan soğutuyor diye düşünüyor.

Karşıdan kendisine yaklaşan, şefkatle bakan, hafif sakallı, efendiden bir genç görüyor. Yüzü tanıdık gibi, ama kim?

“Baba” diyor genç, adama, sakalını kaşıyarak. “Yine mi buraya geldin, saatlerdir seni arıyorum. Kayboldun diye ödüm koptu.”

Elindeki çiçekleri masaya koyuyor genç adam, kendisine şaşkın şaşkın bakan babasının koluna girerek kaldırıyor onu sandalyeden.

“Baba benim, hatırladın mı, oğlun, Yakup… Hani dün seninle konuşmuştuk, annemin mezarına gidecektik, hatırlamıyor musun?”

1 yorum
  1. Doğan Bilge diyor

    Beklemediğim şaşırtıcı bir sondu:))

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.