Ormanın Çığlığı
Sabah her zamanki gibi başlamıştı. Çamlar gece boyunca biriktirdikleri serinliği dallarında saklıyor, kuşlar günün ilk ezgilerini söylüyor, karıncalar toprağın üzerinde görünmez yollarını örüyordu. Sincaplar kozalakların arasında telaşla dolaşıyor, reçinenin kokusu rüzgâra karışıyordu. Orman, binlerce yıldır yaptığı gibi sessizce yaşam üretiyordu. Hiç kimse birkaç saat sonra bu sessizliğin yerini tarifsiz bir çığlığın alacağını bilmiyordu.
Sonra bir kıvılcım düştü. Belki söndürülmeyen bir ateşten, belki dikkatsizce atılmış bir sigara izmaritinden, belki ormanın içinden geçen elektrik hatlarından sıçrayan bir kıvılcım… Belki de insanın vicdanını en çok yaralayan ihtimalden: kasıt… Sebebi ne olursa olsun küçücük bir kıvılcım, rüzgârın omzuna bindi. O andan sonra poyraz, yalnızca esen bir rüzgâr değildi; alevleri besleyen dev bir körüğe dönüşmüştü. Her esişinde ateş biraz daha büyüyor, biraz daha hızlanıyor, biraz daha acımasızlaşıyordu.
Yangın büyüdükçe ormanın dili de değişti. Kozalaklar, patlayarak etrafa savrulan ateş mermilerine dönüştü. Düştükleri her yerde yeni alevler filizleniyordu. Kanadına sıçrayan kıvılcımdan kurtulmaya çalışan bir kuş, canını kurtarma telaşıyla ateşi biraz daha öteye taşıyordu. Kuyruğu tutuşan bir keçi, korkuyla kuru otların arasından koşuyor, geçtiği yerlerde yeni alevler yükseliyordu. En öndekini izleyen koyun sürüsü, dumanın içinde yönünü kaybederek yangının içine doğru sürükleniyordu. Hiçbiri yangını büyütmek istemiyordu. Hepsi yalnızca yaşamak istiyordu. Ama felaket bazen, yaşama içgüdüsünü bile kendi hizmetine alıyordu.
O gün yalnızca ağaçlar yanmadı. Çiçekler yandı. Böcekler yandı. Karıncaların emekle kurduğu yuvalar yandı. Kertenkelelerin saklandığı taşlar ısındı. Kuşların yuvaları, sincapların kışlık yiyecekleri, toprağın bereketi, gölgenin serinliği yandı. Gökyüzüne yükselen siyah duman aslında milyonlarca canlının aynı anda attığı sessiz çığlıktı. Biz televizyon ekranlarında alevleri gördük, doğa ise kendi çocuklarını kaybetti.
İklim değişikliği ve küresel ısınma artık yalnızca bilimsel raporların konusu değil, her yaz gözümüzün önünde yaşanan acı bir gerçektir. Bazı yıllar uzun süren kuraklıklar ormanı kırılgan hâle getirirken, bazı yıllar ise bol yağışla büyüyen otlar yaz sıcağında kuruyarak yangının en kolay yakıtına dönüşüyor. Şiddetli rüzgâr, düşük nem ve yüksek sıcaklık, ateşin önündeki bütün engelleri kaldırıyor. Doğa kendi kurallarına göre yaşamaya devam ediyor. Asıl soru, insanın bu değişimi ne kadar doğru okuyabildiğidir.
Yangın başladığında millet tek yürek oluyor. Orman işçileri, itfaiyeciler, gönüllüler, köylüler ve güvenlik güçleri, alevlerin önüne yalnızca suyu değil, yüreklerini de koyuyor. Gökyüzünde uçaklar ve helikopterler, yerde arazözler, iş makineleri ve binlerce insan… Bu mücadele büyük bir fedakârlığın adıdır. Ama aynı zamanda kendimize şu soruları sormamız gereken andır: Yangın çıkmadan önce yeterince hazır mıydık? Riskli bölgeler düzenli temizlenmiş miydi? Elektrik hatları sürekli denetleniyor muydu? Erken uyarı sistemleri ve yangın yolları yeterli miydi? Çünkü en başarılı yangın mücadelesi, yangının hiç başlamamasıdır.
Yangın söndüğünde geriye yalnızca küller kalmaz. Geriye cevabını bekleyen sorular da kalır. Yanan alanlar gerçekten yeniden orman olacak mı? Yoksa yıllar sonra betonun, asfaltın ya da başka çıkar hesaplarının gölgesinde mi kaybolacak? Yanan tek bir karış toprağın bile imara, turizme ya da herhangi bir ranta açılmaması, yalnızca hukukun değil vicdanın da gereğidir. Çünkü orman, yalnızca bugünün değil henüz doğmamış çocukların da mirasıdır.
Doğa öfkelenmez. Doğa kin tutmaz. Ama doğanın çok güçlü bir hafızası vardır. Kestiğimiz her ağacı, kirlettiğimiz her suyu, yaktığımız her ormanı sessizce kaydeder. Sonra bir gün daha büyük seller, daha uzun kuraklıklar, daha yakıcı sıcaklar ve daha ağır yangınlar olarak bozulan dengeyi önümüze koyar. Biz buna bazen felaket deriz. Oysa çoğu zaman bu doğanın intikamı değil kendi dengesini yeniden kurma çabasıdır.
Belki de artık yalnızca yangınları söndürmeyi değil onları doğuran ihmalleri de söndürmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü orman yalnızca ağaç değildir. Orman nefestir, sudur, gölgedir, umuttur, vatandır. Ve bir orman yandığında, aslında biraz da insan yanar.