“Bir Gül Ölse Bile Kokusu Kalır”
Yıllar önce bir arkadaşım sahaflık mesleğine heveslenmişti. Ben de arkadaşıma eşlik ediyor, onunla birlikte kitap mezatlarına, koleksiyonculara gidiyordum. Bir arkadaştan haber geldi bir gün. Vefa semtinde vefat eden biri varmış, mirasçıları malları devrediyorlarmış, kütüphanesi de varmış merhumun. Gittik, evi bulduk, yakınlarıyla görüşüp terekeyi incelemeye koyulduk. Bir hayli kitap vardı kütüphanede, bizi ilgilendiren buydu. Toptan bir fiyat verip kitapları aldık, kamyonete yükleyip dükkânın ortasına yığdık. İşe yarar şeyler de vardı, bir sürü ıvır zıvır eşya da. Bazı kitaplar karalanmış, altı çizilmişti. Kimisi ciltlenmiş, kimi okunmamış, sayfalarının arasına ayraçlar iliştirilmiş bir yığın kitap. Derken bir şey oldu. İstemsizce bir kitabı çekip aldım. Açınca içinden siyah beyaz bir fotoğraf ve karalanmış satırların olduğu bir kâğıt, bir mektup müsveddesi düştü. Fotoğraf yaşını kestiremediğim, olgun güzellikte bir kadına aitti. Ve satırlar da onun içindi.
Merakla açtım kâğıdı, şunlar yazıyordu:
…
İç içe kaç gömlek senin bu sevdan?
Üst üste kaç hüsran… saymasam olur
Tâ be haşre kadar göğsümde yaran
Bu nasıl sarhoşluk, aymasam olur
…
Sevgili sevgilim,
Ahmet Özhan eşlik ediyor sabahımıza: Tanrım, bu sonbahar vurgunu!
Güzün yemişleri en lezzetli olanlarıymış, okuduğum kitapların yalancısıyım ki bence de öyle.
Tam sonbahara durmuştum, sen çıkageldin. Meyvelerim neredeyse çürümek üzreydi, yapraklarım döküleyazmaktaydı, sen çıkageldin.
Oysa ben bütün sözlerimi yutmuştum, tüm şarkılarımı unutmuştum, bir ahenk vardı dilimde:
Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok!
Bir de onun hemdemi; Ben küskünüm feleğe…
Ama sen çıkageldin.
Bir savaş artığıydım, işte o kanlı meydanda yüzlerce ceset arasında ağır yaralı yatıyordum. Yüzüm gözüm kan içinde, fena tahrip olmuşum.
Birazdan diğer ölülerin arasına katılacağım, şehit miyim gazi mi muamma! Niyazi? Muhtemel…
Ses çıkaramıyorum, fena bellemiş beni yaşadığım (!) muharebe, bitiğim. Yüzlerce ceset arasında yitiğim, yok oluyorum.
Birden sesin…
– Burada nefes alan biri var!
Dizlerine koyuyorsun başımı, dudaklarıma su veriyorsun, yüzümü gözümü yıkıyorsun, kanlarımı temizliyorsun.
O an ben de farkına varıyorum hayatta olduğumun, şaşırıyorum.
İnsan ne kadar bir yanıyla ölüme yakın dursa da, hayata ait bir tarafı var çünkü. O damar sağlam basıyor. Bunu sen bilirsin.
Dizlerinde yatarken yüzüme bakıyorsun, yüzüne bakıyorum. Sanki ay doğmuş, mehtaba bakıyorum. Öyle güzelsin.
Sana minnettarım, yüzüme bakmasan yaşamıyor olacaktım.
Ama sen çıkageldin, yüzüme bakageldin, ellerinden öpmeliyim.
Ne çok müteşekkirim sana. Fakat dilim dönmüyor, biraz yaralı, biraz yanık, biraz sarhoş… biraz hepsiyim.
Sahi ya, ölmedim aslında değil mi?
Yani sen gerçeksin ve ben yaşıyorum değil mi?
Yoksa öldüm de, sen hiç layık olmadığım cennetin armağanı mısın bana? Huri mi, melek misin?
Eğer buysa yaşadığım, o savaş, o aldığım bütün kılıç yaraları beni sana getirdiyse… buna değermiş!
…
Okuduklarımdan anladığıma göre orta yaşı geçmiş bir adamdı satırların yazarı. Sonuna gelinmiş, yanıp yıkılmış bir hayatın küllerinden bir zümrüdü anka gibi dirilmişti aşkla. Kavuşulmuş muydu, bilmiyorum. Mektup muhatabına ulaşmış mıydı, bilmiyorum. Ben muhatabı değil tanığıydım, onu biliyordum. Bir de insanın insana can olduğunu, insanın insanla insan olduğunu, hayat bulduğunu…
…
Faruk Nafiz Çamlıbel, meşhur şiiri Han Duvarları’nda Anadolu’da seyahat ederken konakladığı hanların duvarlarında yüreği yanık bir şairin, Maraşlı Şeyhoğlu, Satılmış’ın aylar önce yazdığı mısralarla karşılaşıyor ve o satırlarda kendi hayatına denk düşen hatıralara dalıyordu.
Yıllar sonra ben de Faruk Nafiz’le aynı durumda buluyorum kendimi.
…
Mektubu yazan adam öleli yıllar oldu ama kalbinin sıcaklığını aktardığı sözleri bende yaşıyordu. O sıcaklık sizi de sarsın istedim. Sizin sadece kendiniz için değil, bir başkası için de bir can, sizi aşan bir anlam olduğunuzu fark ederek.
Hoşça bakın zatınıza…
Kim bilir kaç mektup yazıldı aşka dair, kim bilir kimler yeniden hayata geri döndü harp ertesi, sevdiğine kavuştu. Kim bilir yada kimseler bilmez. Yine harikaydı Ömer bey.
Güzel bir yazı olmuş. Kutluyorum. Daha çok yazmalısın, okuyucun olarak ben varım…