Aynı Gökyüzünün Altında
Kanserli ve engelli bireylerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyi iş edindiğim 2019 Mart ayından bu yana geçen sürede defalarca çeşitli hastanelerin aciline giriş çıkış yapmışımdır. Hangi hastalar için hangi sebeplerle gittiğimi sayıp dökeceğimi sanmayın… Başka bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Çoğunlukla telaşlı ve korkmuş hasta yakınlarını sakinleştirmeye çalışmaktan yahut özellikle Milas Acil yetersiz olduğunda İzmir başta olmak üzere çevre şehirlere nakil ambulansı ayarlamakla uğraşmaktan, durup etrafımda olup bitenlerle ilgilenecek, koşuşturmacaya şöyle bir bakacak zamanım pek olmamıştı.
Geçtiğimiz birkaç gün içinde ilginç bir farkındalık anı yaşadım. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi plastik cerrahi servisinde yatan, on yıl önce geçirdiği trafik kazası nedeniyle parapleji kalan bir hastanın (çok yeni tanıştık ve kendisinden bahsetmemi henüz istemediğinden ona şimdilik Mahmut diyeceğim) bası yarasıyla ilgili Sualtı hekimi ve hiperbarik uzmanı hocamızın oluşturduğu tedavi planını konuşmak üzere hastaneye ulaştım. Maalesef kemikte enfeksiyon tespit edildiğinden öncelikle pelvik cerrahide uzman, hastane dışında kliniği olan başka bir hocamızdan görüş almak istediğini söyledi. Ardından oksijen (basınç odası) tedavisine başlanacağını konuştuk. Bahsettiği hocaya ulaşmaya çalıştım fakat klinik telefonu cevap vermiyordu. Kas ve doku nakli ertelendiğinden plastik cerrahiden taburcu olmasına karar verildi. Planımız Muğla’da kliniği olan hocamıza muayene olup oradan Milas’a geçmekti.
Telefon açılmadığından daha sonra tekrar deneriz deyip sualtı hekiminin odasından çıktık. Mahmut ve abisi taburcu işlemlerini yapmak üzere plastik cerrahi servisine gittiler. Ben de ufak bir mola vermek istediğim sırada telefonum çaldı. Arayan klinik numarasıydı ve hocamızın yurtdışında olduğunu, dört gün sonra döneceğini öğrendim. İlk muayene gününe randevu saati oluşturduk. Fakat bu arada taburcu işlemleri yapılmıştı. Mahmut dört gün için Milas’a dönmek istemedi, “Antibiyotik tedavime burada damardan devam ederim,” dedi. Fakat sadece 10 dakikalık bir sürede yatağı dolmuş! Tekrar giriş işlemlerini başlatamadık.
8-10 dakikalık bir zaman kaybı bize 4 saate mal oldu. O kısmını hızlı geçeceğim. Başhekimliğe çıktık sağ olsunlar durumu anlayıp yardımcı olmak için ellerinden geleni yaptılar. İdari hekim ve başhekim yardımcısı hastanede boş yatak olup olmadığını kontrol etti. Tek çözüm önerebildiler, o da acilden müşahede yoluyla yatış yapmaktı.
Acilin nöbetçi doktoruyla görüşüp triyajdan giriş yapmamız için yazılı bir kâğıt verdiler ve görmem gereken her şeyi gördüm.
Triyaja kayıt yaptırmamızın ardından ”Sarı Alan” yazılı bir bölüme yönlendirildik…
Ortama tam anlamıyla karmaşa hâkimdi! Dikdörtgen biçimindeki penceresiz kasvetli alanda giriş kısmı hariç üç duvara sedyeler dizilmişti. Her bir sedye birbirinden perdelerle ayrılıyor, perdeler kapatıldığında küçük bölmeler haline geliyor ve her bir bölmede ayrı bir hikâye yatıyor. Hasta yakınları ya sedyelerin başında ya ortadaki boş alanda hatırı sayılır bir kalabalık olarak duruyor. Bundan sonra anlatacaklarımda bir abartı ya da ekleme olduğunu lütfen düşünmeyin sadece olduğu gibi bu bir çift gözüm ne gördüyse aktarma niyetindeyim… Ne fazla ne eksik.
İlk tuhafıma giden genç erkek doktorun karşılama biçimi oldu. Paketli bir çikolata veya gofret tarzı bir şey yiyordu. Elimdeki kağıdı uzatıp başhekimlikten gönderildiğimizi anlatmaya çalıştım. O ise doğruca kayıt masasına yöneldi ve masaya geçerken Mahmut’un ayağına çarptı! Hastanın dizlerini bükemediğini, bu yüzden tekerlekli sandalye basamaklarına ayaklarını koyamadığını anlatmaya çalıştım fakat sizi dinlemeyen biriyle konuşmak çok zor!
Tekerlekli sandalyeyi abisi kullandığından doktoru sertçe uyaracak oldu. Araya girip ortalığı yatıştırdım.
İlgisiz genç doktorun yerine, daha deneyimli görünen kadın doktor dosyayı alıp boş sedyeye geçmemizi söyledi. Halinden tavrından ben doktor olduğunu anlamıştım fakat hastamız yanlışlıkla hemşire hanım deyince “ben doktorum!” diye düzeltmeyi de ihmal etmedi. Herhangi bir şikâyetimizin olmadığını sadece başhekimliğin yönlendirmesiyle acilden giriş yapmamız gerektiğini anlatmaya çalışırken, elindeki kâğıdı okuyup bize perdenin dışında beklememizi söyledi.
İşte o andan itibaren çevreme inceleyecek zamanı buldum. İlk gözüme çarpan şey, alanın ortasındaki taşıyıcı kolonun önünde başıboş duran oksijen tüpü oldu. Kolonun üstündeki sarı levhaya kırmızı uyarıyla “dikkat patlayıcı, yanıcı madde tehlikesi! Ateşle yaklaşmayın. Oksijen tüpünü duvara bağlı halde tutun” yazıyordu. Tüpse sanki tüm bu söylenenlerle dalga geçer gibi duvardan dört karış uzaklıkta (benim karışımla, -elim küçüktür- kabaca ölçtüm!) biri ayağıyla çarpsa devrilebilecek şekilde duruyordu elimi sürmedim, kimseyi de uyarmadım. Çünkü en basit uyarılar bile ukalalık olarak algılanıyor.
Tek tek sedyelerdeki anormallikleri sıralamaya kalksam sayfalar yetmez! Sadece bir tanesinden bahsedeyim: Gördüğümde anlam verememiştim fakat sonradan dank etti! Mahmut’un hemen yanındaki sedyede yaşlı bir teyze yatıyordu, refakatçisi de yaşlıydı. Aşçı ya da yemekhanede görevli olduğu anlaşılan üstü başı yemek lekeli üniformasıyla bir kadın, üstü kapalı tabldot tepsisiyle geldi. Tepsinin kapağını açıp yemekleri övmeye başladı! Siz haber verin, yine getiririm gibi bir şeyler söyleyerek ayrıldı. Acil servise yemek kuryesi gibi girip çıkmıştı. Fakat hastanede görevli olduğu anlaşılıyordu tepsinin kapağını açıp afiyetle yemeğe koyuldular! Hiçbir hemşire ya da doktor siz ne yapıyorsunuz demedi! En nihayetinde orası acil servisiydi, yatan hasta katı değil.
a) ya teyzenin durumu o kadar da acil değil, ağız yoluyla beslenebilecek kadar kendinde ve hastanede bir tanıdığı olduğu için yemek gönderiliyor.
b) ya da teyzenin sağlığı bu yemekleri yemeye elverişli değil fakat kimse dikkat etmiyor. Her iki durum da başıboşluğun açık bir işareti!
Yine de ortada büyütülecek bir şey yok diyenleriniz çıkabilir. Ne olmuş yani kadıncağız iki lokma bir şey yediyse! Ben sadece durum tespiti yapıyorum kimseyi yargılamak bana düşmez.
Mahmut’un abisi perdeyi çekip giyinmesine yardım ederken biz kız arkadaşıyla orta alanda ayakta bekliyorduk ki güvenlik bir tur atıp hasta yakınlarına dışarıda beklemesine söyledi, nihayet!
Ben de alanın ortasında kalabalık yapmanın yanlış olduğunun farkındaydım elbette. Fakat sakalımız yok ki sözümüz dinlensin mantığıyla “şurada bekleyelim,” diyemedim. Neyse ki çok geçmeden güvenlik imdada yetişti. Alanı gören dış koltuklarda oturmaya başladık. Koridorlarda koşturan çocuklar, iç odaların birinden gelen sürekli çığlık ve bağırtılar… Adeta dünyadan kopmuş, kendi alternatif gerçekliğini yaşayan distopik bir sahnenin içine hapsolmuş gibiydim. Bir parçacık olsun düzen, huzur ve rahatlıktan fersah fersah uzak! Hem hastalar için hem sağlık personeli için yıpratıcı, stres dolu bir tablo.
Oysa her ne kadar bu kasvetli koridorlardan görünmese de çatının üstünde -her şeyin üstünde- aynı gökyüzünün altında değil miyiz? Kalabalığın büyük bir kısmı altında otururken dahi başını kaldırıp gökyüzünü fark etmekten acizken, bu binaların içinde kendi hikâyesine gömülmüş halde nasıl gökyüzünü aklına getirebilir?
Karınca misali o yana, bu yana koşturup duran insanoğlu sadece durup bir anlığına bakıverse, bu devasa gerçeği görüp anlayacak bakış açısına sahip olabilse, tıpkı geçen ay yazdığım gibi, ne kadar farklı bir dünya olurdu! Gökyüzünün farkında olan insanlar yağan yağmura, açan güneşe lanet okumak yerine minnet duyan insanlar olsak. Her birimiz yağmurdan kaçmasak, güneşi selamlasak!
Gözümüzü kör edene kadar güneşe bakmaktan, zatürre olana kadar yağmurda Islanmaktan söz etmiyorum elbette. Sadece fark edebilecek hale gelmekten, bulutlarla şakalaşmaktan, kartopu oynarken kaynağını unutmamaktan söz ediyorum. Evet, hatta penceresiz odalara girdiğimizde bile!
Bir düşünün, nerelerde pencere yoktur? Hapishanelerde, hastanelerde, kumarhanelerde! İlkinde korkudan, ikincisinde yine korkudan, üçüncüsünde varını yoğunu dibine kadar yok ederken zamanı ve insanlığı(nı) unutmak pahasına!
Milyarlarca insana sihirli değnekle dokunup değiştirmem imkansız olsa da en azından çevremdeki insanlara gökyüzünü hatırlatıyorum: Biz yokken oradaydı ve biz gittikten çok sonra da orada olacak!