Bilmek Mi Zor Yapmak Mı Zor

Geçmiş zamanların birinde, ana yol kenarındaki bir ağacın dibinde, eski püskü, yırtık pırtık elbiseleriyle bir filozof uzanmış dinlenmektedir. Devesinin iki yanında birer çuval bulunan, kendisi de çuvalların ortasına oturarak yolculuk yapan bir bedevi, biraz ileriden sahneye dâhil olur. Selamlaşırlar. Bedevi bu tuhaf kılıklı adama kim olduğunu sorar, adam filozof olduğunu söyler. Bedevi bu kelimeyi hiç duymamıştır, üstündeki elbiselere bakarak onun dilenci olduğunu düşünür. “Haydi Allah versin” diyerek yoluna devam edecekken, filozof durumu anlar ve açıklama yapar. “Sanırım yanlış anladın. Ben akıl ve düşünce ile dünyayı anlamaya ve en doğrusunu bulup insanlara akıl vermeye çalışan biriyim. Benim işim akıl verip, insanların hayatını kolaylaştırmak. İşte filozofluk budur.”

Bedevi hâlâ durumu anlamamıştır. Filozof üsteler. “İstersen somut bir olayla durumu daha iyi anlatayım. Mesela sana işine yarayacak bilgi, akıl vererek hayatını kolaylaştırabilirim. Verdiğim akıl hoşuna giderse azığını benimle paylaşırsın, birlikte yolculuk yaparız.”

Bedevi teklifi kabul eder. Bunun üzerine filozof: “Seni tanımalıyım, ihtiyacını bilmeliyim ki sana akıl verebileyim. Bana biraz kendinden bahset.”

Bedevi, yakınlarda bir köyde yaşadığını, karısının hastalandığını, sahip olduğu bir çuval buğdayı Şam’daki pazarda satıp eşine ilaç alacağını, bu yüzden yola çıktığını anlatır.

Filozof sorar: “Bir çuval buğdayım var dedin, ama devede iki çuval yüklü. Diğerinde ne var?”

Bedevi diğer çuvalda kum olduğunu söyler, filozof bunun nedenini sorar. Bedevi gülerek, “Sen de amma akılsızmışsın. Neden olacak? Tek çuval yüklersem, çuvalın ağırlığı devenin dengesini bozar. Bu nedenle diğer çuvala kum koyarak yükü dengeledim.”

Bu cevap üzerine bu kez filozof kahkahayla gülmeye başlar. “İşte” der, “Senin işine yarayacak aklı buldum: Bir çuval buğdayı ikiye bölüp, çuvallara yarı yarıya paylaştırsaydın, yine dengeyi sağlamış olurdun. Hem de devenin yükü hafiflemiş olurdu. Böylece daha rahat yolculuk yapardın.”

Bedevi birden afallar, bir süre filozofu süzerek: “Vay canına!” der. “Bu hiç aklıma gelmemişti!”. Sonra ekler: “Kusura bakma arkadaş, sana haksızlık etmişim. Meğer sen çok bilgili, çok akıllı biriymişsin.” Bedevi, sözleştikleri gibi azığını filozofla paylaşır. Devedeki buğdayı iki çuvala paylaştırıp, yükü hafifletir. Birlikte yola koyulurlar.

Yolculuk sırasında bedevi, kafasını kurcalayan soruları sormaya başlar filozofa.

“Ey akıllı ve parlak fikirli kişi, pek merak ettim; sen ki böyle ince düşünce, böyle güzel görüş sahibisin. Neden böyle pejmürde bir haldesin. Zannımca sen bir vezir veya padişah olmalısın. Acaba halkın durumunu anlamak için kılık değiştirip sarayından mı çıktın? Filozof, “Hayır” der, “Ne vezirim ne de padişah. Halktan biriyim”. Bedevi tekrar sorar: “Öyleyse büyük bir tüccar olmalısın, kaç deven, kaç öküzün var?” Filozof yine, “Doğrusu, ne tüccarım, ne de malım mülküm var.” Bedevi kafası karışık halde sorar: “O zaman sahip olduğun bu bilgilerle, bakırı altına çeviren bir simyager olmalısın.” Filozof cevaplar: “Ey güzel huylu arkadaşım, filozofluk böyle bir şey değil. Şu dünyada sahip olduğum tek şey, işte şu bedenim ve üstümdeki giysilerim. Yalın ayak, başı kabak, diyardan diyara dolaşıyor, kim bir dilim ekmek verirse, ona akıl verip yaşıyorum.”

Bedevi bir süre düşünür. Sağa sola bakar, yol kenarında sağlam bir sopa bulup eline alarak filozofa yönelterek şunları söyler: “Hemen benden uzaklaş! Anladım ki sen uğursuz birisin. İlmin de şeytanın insanı kandırmak için kullandığı yalan ilimlerden olmalı. O kadar çok şey biliyorsun ama hiçbiri senin hayatına bir katkı sağlamamış. Benim ahmaklığım, senin hikmetinden daha hayırlıdır. Seninle aynı yolu yürümem, gözüm görmesin. Sen başka yoldan yürü, benden uzak dur!”

Mesnevi’den aktardığım bu hikaye, “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” hadis-i şerifinin bir açıklaması gibidir.

Biz, modern çağın insanları, bizi hiçbir yere vardırmayan tonla malumatı sırtlanmış, bu kadar bilgiyle ne yapacağımızı bilememenin çaresizliği içindeyiz. Merak ettiğimiz her şeyi anında öğrenebiliyoruz ama bildiklerimiz hayatımızı güzelleştirmiyor. Kendimize şunu soruyor muyuz: “Ben bu kadar şeyi neden biliyorum?”

Müge Anlı’nın programlarındaki tekinsiz ilişkileri, Küba’nın başkentinin Havana olduğunu, Titanik’teki yolcu ve mürettebat sayısını, filanca dizinin oyuncularını ve nerede çekildiğini, hangi ünlünün ilişkisinin kimin ihanetiyle sona erdiğini… Neden biliyorum? Bunları bilmesem neyim eksik kalırdı? Biliyor olmam neyimi tamamlıyor?

Davranışa dönüşmeyen bilginin ne anlamı var? Bir doğruyu bilip de hayatıma uygulamıyorsam, sırf biliyor olmam neye yarıyor?

Kişiyi bir işe, bir oluşa, eyleme götürmeyen şeyi öğrenmek için gösterilen çaba da hayatı boşa harcamaktır.

Bir şey bilecekse, önce kendini bilmekten başlamalı insan…

1 yorum
  1. ZAFER ÖZDEMİR diyor

    Ömer Hocam tekdüze hayata tersinden-düzünden kattığınız bu değer için müstefid oldum ve kendimce teşekkür ediyorum.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.