Gülnar Gülnar Olalı

Bazı kentleri deniz büyütür, bazılarını verimli ovalar, bazılarını ticaret yolları… Gülnar’ı ise biraz da yokluk büyüttü.

Taşeli’nin yükseklerinde hayat hiçbir zaman kolay değildi. Dağ çok, taş çok, işlenebilir toprak azdı. Koyaklarda kalmış küçücük tarlalar karasabanla sürülür; bir yıl nohut, bir yıl buğday ekilirdi. Bağlardan kuru üzüm, bahçelerden kişniş gelirdi. Ürün satılır; çay, şeker, giysi ve evin diğer gereksinimleri karşılanırdı. Bereketli bir yılın sonunda birkaç gram altın alınabilmişse aile kendisini biraz daha güvende hissederdi.

Sonra toprak yoruldu, bağların verimi düştü. Ürün azaldı, azalan ürün de para etmemeye başladı.

Gülnarlı başka bir yol buldu:

Okumak.

Tarla küçüldükçe okul büyüdü. Karasabanın açamadığı yolu kalem açtı. Aileler çocuklarını okutabilmek için büyük fedakârlıklara katlandı. Öğretmenler, memurlar, doktorlar, mühendisler, akademisyenler ve çeşitli mesleklerden insanlar yetişti. Düzenli bir devlet maaşı, toprağın belirsiz kazancından daha güvenli görünüyordu.

Fakat Gülnar’ın küçük ironisi de burada başladı.

İnsan yetiştirdi ama yetiştirdiği insanı tutamadı.

Okuyan gitti. İş bulan gitti. Çocuğuna daha iyi eğitim ve yaşam olanakları arayan gitti. Kimi Mersin’e, kimi Adana’ya, Ankara’ya, İstanbul’a yerleşti. Köyden ilçeye, ilçeden büyük şehre doğru yıllarca insan aktı.

Gidenlerin içinde Gülnar kaldı, Gülnar’ın içinde ise gidenlerin boşluğu…

Dönmek çoğunun hayaliydi. Ama hayat insanı yerleştiği yere bağladı. Dönüşler yaz tatiline, bayrama, emekliliğe, bazen de ne yazık ki mezarlık ziyaretlerine kaldı.

Böylece Gülnar yalnız nüfus kaybetmedi. Yetiştirdiği bilgi, deneyim, girişimcilik ve aydın birikiminin önemli bir bölümünü de başka şehirlere gönderdi. Eğitim düzeyi yükselirken bunun ilçenin ekonomik, kültürel ve kentsel gelişimine aynı ölçüde yansıması mümkün olmadı.

Oysa Gülnar’ın çok eski ve güçlü bir geçmişi var. Taşeli, farklı uygarlıkların izlerini taşıyan bir coğrafya. Türkmenler yüzyıllar boyunca bu dağlarda yaşamış, doğanın sertliğiyle kavga etmek yerine onunla yaşamayı öğrenmişler. Gülnar’ın köyleri birbirine benzer ama her birinin kendine özgü dili, geleneği, giyimi, yemeği, türküsü vardı. Bir zamanlar insanın konuşmasından hangi köyden olduğu bile kestirilebilirdi.

Doğa insanı biçimlendirmiş, insan da doğayı…

İlçe merkezi de doğanın içinden doğmuştu. Derelerin birleştiği, kavakların gölgelediği serin bir yerdi. Cuma günleri köylerden insanlar eşeklerle, atlarla, kimi zaman yürüyerek gelir; ürünlerini satar, gereksinimlerini alır, haberleşir, görüşür ve yeniden köylerinin yolunu tutarlardı.

Sonra yıllar geçti.

Dere yatağı dolduruldu. Pazar yeri oldu. Seller birkaç kez gelip derenin eski adresini hatırlattı. Biz tekrar doldurduk.

Doğanın adres defteri bizden biraz daha kuvvetli galiba.

Bugün geriye bakınca insan düşünmeden edemiyor: Keşke o vadi doğal hâliyle korunabilse, ağaçlandırılsa, içinden suyun geçtiği uzun bir kent parkına dönüştürülebilseydi.

Geçmiş için “keşke” demek kolaydır. Asıl mesele, bundan sonra yeni “keşke”ler üretmemektir.

Gülnar Merkezi Değişmeli

Gülnar’ın artık yalnız yeni binalara değil, planlı bir kentsel değişime ihtiyacı var.

İki küçük cadde, özellikle yaz aylarında artan insan ve araç yoğunluğunu taşımakta zorlanıyor. Çarşıya gelen nüfusun önemli bir bölümü yaşlı. İnsanlar alışveriş yapmakta, aldıklarını taşımakta, yokuşlarda yürümekte zorlanıyor.

Çevre yolu düşünülmeli. İlçe merkezinde trafik rahatlatılmalı. Yaya öncelikli alanlar, düzgün kaldırımlar, küçük meydanlar, oturma ve dinlenme yerleri artırılmalı. Otopark sorunu günlük çözümlerle değil, gelecek yıllar düşünülerek ele alınmalı.

Pazar yeri, özellikle köylerden gelenlerin ve yaşlıların kolay ulaşabileceği düzayak bir yerde yeniden değerlendirilebilir. Uzun vadeli kent planlaması içinde bazı kamu kurumlarının (Hükümet Konağı, Belediye, Karakol vb.) yerleri gözden geçirilebilir. Uygun alanlar yeşil alanlara dönüştürülebilir. Eski mezarlık gibi alanlarda tarihî ve manevi değerler korunarak çevre düzenlemeleri düşünülebilir. Vadi yeniden ele alınabilir.

Çünkü şehirleşmek yalnız bina yapmak değildir.

Şehirleşmek, insanın yaşadığı yerde rahat yürümesi, soluklanması, buluşması ve kendisini o kente ait hissetmesidir.

Peki, Biz Ne Zaman Bu Kadar Sessizleştik?

Belki Gülnar’ın üzerinde düşünmesi gereken asıl soru budur.

Bir zamanlar nohut para etmediğinde üreticinin meydanda sesini duyurabildiği bir ilçeden söz ediyoruz. Bugün ise yıllardır devam eden bazı sorunlarla birlikte yaşamaya alışmış gibiyiz.

Yol yoksa alışıyoruz.

Trafik sıkışıyorsa alışıyoruz.

Bir yer plansız yapılaşıyorsa seyrediyoruz.

Doğa değişiyorsa birkaç gün konuşup unutuyoruz.

Sorun uzun süre çözülmeyince sorun olmaktan çıkmıyor, biz soruna alışıyoruz.

Toplumsal duyarsızlık biraz da böyle başlıyor.

Bu sessizliği Gülnarlıların karakterine bağlamak haksızlık olur. Göç, yaşlanan nüfus, yıllarca sonuç alınamayan beklentiler ve gençlerin ilçeden uzaklaşması, toplumsal dinamizmi azaltmış olabilir. Fakat nedenleri anlamak, durumu kabullenmek anlamına gelmemeli.

Çünkü “Böyle gelmiş, böyle gider.” bir kalkınma modeli değildir.

Akkuyu’nun Yanında Seyirci Kalmamak

Bugün Gülnar’ın yakınında ülke ölçeğinde dev bir yatırım yükseliyor: Akkuyu Nükleer Güç Santrali.

Santrali desteklemek ya da ona karşı olmak başka bir tartışmadır. Burada üzerinde durulması gereken konu, Gülnar halkının kendi coğrafyasında gerçekleşen böylesine büyük bir değişimin seyircisi olmamasıdır.

Geçmişte yeterince toplumsal tepki oluşmamış olabilir. Bundan sonra önemli olan daha duyarlı, bilgili ve takipçi olmaktır.

Çevre nasıl korunacak?

Deniz, ormanlar ve doğal yaşam nasıl izlenecek?

Yeni yapılaşma nasıl planlanacak?

Artan nüfusun oluşturacağı trafik, konut ve altyapı ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Gülnarlı gençler bu büyük ekonomik hareketlilikten ne ölçüde yararlanacak?

Gençlerin nitelikli işlerde çalışabilmeleri için hangi mesleki eğitim olanakları oluşturulacak?

Santralin çevresinde oluşacak ekonomik canlılıktan küçük esnaf, üretici ve yöre insanı nasıl pay alacak?

Bunları sormak santrale karşı çıkmak değildir. Yaşadığı yere sahip çıkmaktır.

Duyarlılık yalnız protesto etmek de değildir. Bilgi istemek, toplantılara katılmak, çevresel verileri takip etmek, öneri geliştirmek ve verilen sözlerin takipçisi olmaktır.

Merkezi Yönetimden Beklenti

Elbette Gülnar bütün sorunlarını kendi imkânlarıyla çözemez.

Çevre yolu, ana ulaşım bağlantıları, büyük altyapı yatırımları, su, eğitim, sağlık, tarımsal destekler ve Akkuyu’nun bölge üzerindeki etkileri gibi birçok konu, merkezi yönetimin desteğini gerektirir.

Gülnar yıllar içinde milletvekilleri, bürokratlar ve önemli görevlerde bulunan insanlar yetiştirdi. İlçeye çeşitli hizmetler de geldi. Emeği geçenleri yok saymak doğru olmaz. Fakat bugünkü tabloya bakıldığında, Gülnar’ın yetiştirdiği insan gücüyle aldığı kalıcı hizmet arasında daha güçlü bir bağ kurulabileceği de görülüyor.

Mesele artık “Bizim milletvekilimiz var mı?” sorusundan çok, “Gülnar’ın uzun vadeli kalkınma programı var mı?” sorusu olmalıdır.

Kişiler değişir, dönemler biter.

Yol kalır.

Park kalır.

Su kalır.

Üretim tesisi kalır.

İyi yapılmış bir kent planı kalır.

Merkezi yönetimden beklenen de günü kurtaran küçük dokunuşlardan çok, ilçenin önümüzdeki yirmi-otuz yılını değiştirecek kalıcı yatırımlardır.

Belediye Başkanı Seçince…

Yerel yönetimin sorumluluğu da büyük.

Ama burada vatandaş olarak bizim de küçük bir alışkanlığımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Belediye başkanı seçmek, kendimize beş yıllığına bir “iş takipçisi” seçmek değildir.

“Ben oy verdim, benim çocuğu işe alsın.”

“Biz destekledik, bizim sokağa önce asfalt gelsin.”

“Bizim yakının işi görülsün.”

Bu anlayış yaygınlaştığında belediye, kentin geleceğini planlayan kurum olmaktan çıkar, kişisel beklentilerin kapısını çaldığı bir yere dönüşür.

Belediye başkanı da seçildikten sonra kendisini bireylere karşı değil topluma, çevreye, genel sorunlara karşı borçlu hissetmelidir.

Belediye başkanından beklenmesi gereken, bize ayrıcalık sağlaması değil, Gülnar’a adaletli hizmet etmesidir.

Bizim sokağımız kadar öteki sokağı, bizim yakınımız kadar tanımadığımız genci, bizim mahallemiz kadar başka mahalleyi düşünmelidir.

Vatandaşın görevi de yalnız seçim günü sandığa gidip dört yıl beklemek değildir. Yapılan doğru işi desteklemek, yanlış gördüğünü medeni biçimde eleştirmek, öneride bulunmak ve kamu kaynaklarının toplum yararına kullanılmasını istemektir.

Demokrasi dört-beş yılda bir oy kullanıp eve dönmekten biraz daha zahmetli bir iştir.

Gidenler de Gülnar’a Dönebilir

Herkesin bavulunu toplayıp Gülnar’a dönmesini bekleyemeyiz.

Ama insan dönmese bile bilgisi dönebilir.

Deneyimi dönebilir.

Fikri dönebilir.

Yatırımı dönebilir.

Akademisyeninden öğretmenine, doktorundan mühendisine, iş insanından sanatçısına kadar Gülnar’ın yetiştirdiği insanlar, ortak bir platformda buluşabilir.

Belki bir Gülnar Ortak Akıl Platformu kurulabilir. Siyasetin günlük tartışmalarından uzak; ilçenin tarımını, turizmini, şehirleşmesini, kültürünü, çevresini, gençlerini ve geleceğini konuşan gönüllü bir yapı…

Çünkü Gülnar’ın belki de en büyük zenginliği dağların altında değil, yıllar önce o dağlardan ayrılan insanların birikimindedir.

Tarım da yeniden düşünülmeli. Nohut, üzüm, pekmez, kişniş, badem ve başka yerel ürünler yalnız ham ürün olarak satılmamalı; işlenmeli, paketlenmeli, markalaştırılmalı. Küçük üretici kooperatifleşmeyle güçlendirilmeli.

Yayla turizmi birkaç aylık nüfus artışından ibaret kalmamalı. Yürüyüş yolları, bisiklet güzergâhları, doğa etkinlikleri, yöresel ürünler, küçük festivaller, kültür ve sanat buluşmalarıyla Gülnar’ın doğası ekonomik değere dönüştürülmeli; bunu yaparken de doğası tüketilmemeli.

Bütün bunları ne yalnız Ankara yapabilir ne yalnız belediye ne de tek başına vatandaş.

Merkezi yönetim, yerel yönetim ve halk aynı masanın üç ayağıdır.

Birini çekerseniz masa sallanır.

Belki Gülnar’ın bundan sonraki hikâyesi de tam burada başlamalı.

Birilerini suçlayarak değil, sorumluluğu paylaşarak…

“Bana ne?” yerine “Bize ne oluyor?”

“Bana ne verilecek?” yerine “Gülnar’a ne kazandırabiliriz?”

“Kim yapacak?” yerine “Biz nasıl katkı sağlayabiliriz?”

Bu dağlarda yaşayan insanlar yüzyıllarca doğanın zorluklarına direndi. Taşın arasından toprak buldu, toprağa tohum attı. Toprak yetmeyince çocuğunu okuttu. Karasabanın açamadığı yolu kalemle açtı.

Şimdi başka bir yol açmanın zamanı.

Planla, bilimle, ortak akılla, üretimle ve toplumsal duyarlılıkla…

Giden Gülnar’ı unutmasın.

Kalan Gülnar’a alışıp onu görmez hâle gelmesin.

Yöneten halkı dinlesin.

Halk yönetenden kişisel ayrıcalık değil, kalıcı hizmet istesin.

Ve Gülnar değişsin…

Doğasını kaybetmeden, geçmişini silmeden, insanını incitmeden ama yerinde de saymadan.

Belki o zaman Gülnar’a gökten yalnız araba, kalabalık, izmarit ve şişe değil;

üretim, yatırım, kültür, yeşillik, fikir, umut, güzellik ve mutluluk yağar.

Ve yıllardır Gülnar’dan dışarı doğru akan yollar, biraz da Gülnar’a doğru akmaya başlar.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.