Kendinin Efendisi Olmak
İnsan garip bir varlık. Dünyanın gidişine kafa yorar, memleketi kurtarır, ekonomiyi düzeltir, havayı eleştirir, trafiği yönetir. Ama akşam eve geldiğinde küçücük bir aksilik bütün ayarını bozabilir.
Belki de en zor yönetilen ülke, insanın kendi içidir.
Orada öfke vardır, acele vardır, korku vardır. Dün olmuş bir şey hâlâ dolaşır sokaklarında. Yarın olacakların telaşı bugünden kapıya dayanır. İstekler desen, biri biterken öteki başlar. İnsan bazen kendi içinde kalabalığa karışır da sesini kendisi bile duyamaz.
Hayatımızın büyük bölümünü düzene sokmaya çalışıyoruz. Evimizi, bahçemizi, paramızı, işlerimizi… Bir çekmece dağınık olsa toparlıyoruz, musluk damlatsa tamir ettiriyoruz, arabanın gösterge ışığı yansa hemen nedenini araştırıyoruz. Ama içimizde yıllardır yanıp sönen bazı ışıklara alışıp gidiyoruz.
Belki özgürlük de burada biraz anlam değiştiriyor.
Her canının istediğini yapmak mı özgürlük, yoksa canının istemediğini yapmak zorunda olmamak mı?
İnsan bazen sahip olduklarını çoğalttıkça özgürleştiğini sanıyor. Oysa her yeni şey, görünmez bir ip de getirebiliyor yanında. Bir süre sonra eşyayı biz mi taşıyoruz, eşya mı bizi; parayı biz mi yönetiyoruz, para mı bizi; zamanı biz mi kullanıyoruz, saat mi bizi kovalıyor, pek belli olmuyor.
Üstelik hayat, bizim hazırladığımız programa pek sadık değil. Tam her şeyi yoluna koyduk derken bir telefon çalıyor, bir haber geliyor, bir kapı kapanıyor, hiç hesapta olmayan başka bir kapı açılıyor. Bazen de hiçbir kapı açılmıyor.
İşte o zaman insanın gücüyle güçsüzlüğü yan yana geliyor.
Yağmuru durduramayız ama altında nasıl yürüyeceğimize karar verebiliriz. Geçmişi değiştiremeyiz ama onu her sabah yeniden yaşamaktan vazgeçebiliriz. Zamanı durduramayız ama biraz yavaşlayabiliriz. Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz ama onların ardından kalan sevgiyi içimizde başka bir yere koyabiliriz.
Belki kendinin efendisi olmak, kendine sürekli emir vermek de değildir. İçimizdeki her sesi susturmak hiç değil. Bazen kızmak, üzülmek, korkmak, özlemek, insan olmanın doğal hâlleri. Mesele, direksiyonu bütünüyle onlara bırakmamak olabilir.
Çünkü öfke iyi bir yolcu olabilir ama kötü bir şofördür. Korku bazı tehlikeleri haber verir ama yolu o seçerse insan evinden çıkamaz. Arzu yaşama renk katar ama dizginleri ele geçirirse hiçbir şey yeterli gelmez.
İnsan galiba önce kendi sınırlarını tanıdığında biraz hafifliyor.
Her şeyi düzeltemeyeceğini, her kaybı önleyemeyeceğini, hayatı avucunda tutamayacağını fark ettiğinde…
Avuç da gevşiyor zaten.
Ve belki özgürlük, tam o anda başlıyor: Hayatı sıkı sıkı tutmakta değil, hayatın içinde kendini kaybetmeden yürüyebilmekte.