Doğayla İyileşmek

Sonbahar geldi çattı. Korkunç sıcaklar ve içimizi yakan orman yangınları bu sezon için ardımızda kalmış görünse de gelecek yaz için şimdiden endişeliyiz! Giderek kurak bir iklime, çorak bir toprağa sahip oluyor ülke. Ve ne yazık ki milyonlarca insanın elinden bir şey gelmiyor…

… Evimin hemen aşağısında (Milas Adliyesi’nin arka tarafına denk gelen kısımda) bir zeytin korusu var. Yanında da geçen öğretim sezonuna kadar Ahmet Hamdi Helvacıoğlu Özel Eğitim İlkokulu bulunuyordu. Bu yıl Menteş Köyü’ne taşınmışlar. Zeytinlikte her gün düzenli olarak köpeğimiz Tosun’u gezdirirken zaman zaman okul öğrencilerinin, başlarında öğretmenleriyle korulukta gezintiye çıktığına ve -maalesef- “sözüm ona” sağlıklı insanların ağaçların dibine rastgele attığı çöpleri topladığına şahit oldum birkaç kere. İçlerinden bazılarının köpekten korkabileceğini hesabı katarak temkinli bir “kolay gelsin” ve “merak etmeyin köpeğim iyi huyludur” gibi açıklamalar yapıp yanlarından geçtim.

İki öğretmen 40 kişilik hafif düzeyde zihinsel ve bedensel engeli olan bir kalabalığı idare etmeye çalıştığında buna “engel” olacak bir şey yapmamanız gerekir… Grubun dikkatini dağıtmamak adına durup -olumlu da olsa- herhangi bir müdahalede bulunmadım. Tabii ki uzun uzun izlemek de onları nasıl etkiler bilmediğimden, sadece hoşuma giden bu olay için öğretmenlere teşekkür etmekle yetindim. Sonuçta müfredatın bir parçası değil ve inisiyatif kullanmasalar böyle bir faaliyete kalkışmak “zorunda değiller…”

Fakat iyi ki de yapıyor, çocuklara faydalı olabilecekleri bir harekette bulunmaları için fırsat tanıyorlardı.

Ben de çoğunlukla doğada gezerken ne var ne yoksa toplarken buluyorum kendimi… Yanımda poşet götürmeme bile gerek yok, orada mutlaka dallara takılmış boş poşetler buluyorum! Hatta korulukta yem çuvalları, büyük boy çimento ambalajlar bile bulup, çoğunu doldurup konteynere götürüyorum… Topladığımdan daha hızlı şekilde yeniden kirletiyorlar maalesef! En çok da çevrede inşaatlarda çalışıp yemek molasını ağaçların altında geçiren işçilerin bunu yaptığını görmek beni üzüyor…

Gölgesine muhtaç olduğu ağacı kirletip gitmek nasıl bir zihniyetin ürünü anlamak mümkün değil! İşte tam bu noktada bedensel olarak gücü kuvveti yerinde görünen insanların, aslında zihnen sakat olduğunu, iyi yetiştirilmemiş olduklarını, çevre bilinci doğaya saygı gibi konulardan bihaber yaşadıklarını açıkça görüyorum.

Hal böyleyken -fiziken sağlam fakat bakış açısı olarak sorunlu insanların dünyaya verdikleri zararı çaresizce izlerken- engelli bireylerin hassasiyeti karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil… Dünyayı fütursuzca kirleten kalabalık yığınların, kendilerine bahşedilmiş fiziksel gücü ve hareket kabiliyetini kötüye kullanılmasına kim engel olabilir? Yaşadığımız her yeri bir kanser hücresi gibi tüketiyoruz. Ve yaptıklarımızın sonuçlarıyla, gelecek nesiller yüzleşmek zorunda kalacak!

Hafif mental retardasyonu olan bir çocuk, down sendromlu bir çocuk veya otizmli bir çocuk, asla kasıtlı olarak etrafını kirletmez, bir hayvana zarar vermez! Doğru yönlendirilir ve sevgiyle büyütülürlerse rekabetten uzak, sakin yaşarlar. Çevreye zarar vermek şöyle dursun, katkıda bulunarak gayet faydalı olabilirler… Bunu komşu okulun çocuklarında bizzat gözlerimle gördüm.

Keşke taşınmasalardı. Ara sıra yaptığımız sohbetleri özleyeceğim.

Doğanın insanlar üzerindeki iyileştirici etkisi yadsınamaz. Hayatın getirdiği olumsuz şartlarla başa çıkması daha kolay görünen yetişkin bireyler dâhi zaman zaman depresyona sürüklendiklerinde, çiçekler ve kediler (!) imdada yetişir. Bu basit tezden yola çıkarak doğa terapisi [ekoterapi] psikolojideki hak ettiği yeri hızla alıyor. Ekoterapinin kökenleri, sosyopsikolog Theodore Roszak’ın, yaban hayatıyla yeniden bağlantı kurmanın; modern, kentleşmiş yaşamın yoğunlaştırdığı psikolojik sorunları iyileştirdiğini vurgulayan “ekopsikoloji”yi geliştirdiği 1990’ların başlarına dayanır.

Bu konuyu ilerleyen yazılarda ayrıntılarıyla ele almayı planlıyorum. Şimdilik doğa terapisinin etkileri hakkında yazmak, başta bağımlılık olmak üzere pek çok psikolojik soruna derman olması için sistemli çalışmalar yapıldığına değinmek istedim…

Güçlü kanıtlara dayanan ve kesin sonuçlar elde etmeyi hedefleyen bir disiplinden bahsediyorum. Türkiye’de bu yöndeki çalışmaları henüz kapsamlı olarak incelemedim ama dünyada çok ciddi anlamda bir doğaya yöneliş söz konusu. Modern dünyanın getirdiği gereksiz stres ve iş yetiştirme baskısı, bizi gezegenin temel güzelliklerinden çok keskin bir biçimde koparıyor. Plazaların gölgesinde, neyin gerçek ve hakiki olduğunu unutarak, suni bir gündemle dolup taşıyoruz! Ne başımızı gökyüzüne kaldırıyoruz, ne doğanın tadına varıyoruz! Bir kişinin tatil zamanları da beş yıldızlı bir otelin havuzunda yine dünyadan kopuk geçiyorsa, yaşadığının farkına nasıl varacak? Ya da yaşam tam olarak nasıl tarif edilir?

Freni patlamış kamyonu andıran aşırı hızımızı ancak bir kazayla ya da teşhis konan bir tümörle yavaşlatıp, bu sefer de şifa aramanın derdine düşeceksek vay halimize! Sağlığımız elimizden gitmeden, değerini bilerek ve yanlış odaklar yerine, bencillikten arınıp başkalarına da el uzatarak, dengeli bir şekilde yaşayamaz mıyız?

Bence bu, gayet mümkün. Anahtar kelime: ‘Denge”.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.