Bir Milletin Kaderini Değiştiren Gece
“Efendiler, Yarın Cumhuriyeti İlan Edeceğiz!”
28 Ekim 1923… Ankara, Çankaya Köşkü…
O gece Ankara’nın sessizliğinde, bir milletin kaderi yeniden yazılıyordu. Belki sokaklar sakindi, belki gökyüzünde yıldızlar parlıyordu. Ama Anadolu’nun bağrında, yıllardır bağımsızlık uğruna çarpan milyonlarca yüreğin heyecanı vardı. Çünkü o gece, bir milletin karanlıktan aydınlığa yürüyüşünün en önemli adımlarından biri atılmak üzereydi.
Bu, sıradan bir gece değildi. Bu gece; cephelerde evladını yitiren anaların, gözleri yollarda kalan eşlerin, yetim kalan çocukların, vatan toprağı için canını ortaya koyan kahramanların gecesiydi. Bu gece; yokluk içinde umudunu kaybetmeyenlerin, esareti kabul etmeyenlerin, bağımsızlığı uğruna her şeyini feda eden bir milletin gecesiydi.
Çünkü bu millet, çok acı çekmişti…
Bir zamanlar savaşların yorduğu, işgallerin kuşattığı, umutsuzluğun gölgesinde bırakılmak istenen bir vatan vardı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu’nun dört bir yanı işgal edilmiş, milletin geleceği tehlikeye düşmüştü. Fakat Türk milleti, esaret zincirlerini kabul etmeyecekti. Çünkü onun damarlarında bağımsızlık aşkı, yüreğinde vatan sevgisi vardı.
Ve işte o karanlık günlerde, Samsun’dan yükselen bir umut ışığı bütün yurda yayıldı: Mustafa Kemal Atatürk!

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan bu büyük önder, milletine yalnızca bir kurtuluş mücadelesi değil, yeniden doğuşun umudunu da taşıdı. Amasya’da bağımsızlığın yol haritası çizildi, Erzurum’da ve Sivas’ta millî irade güç kazandı. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Artık millet, kendi geleceği için kendi kararını verecekti.
Sonra cepheler geldi… Sakarya’da ölüm kalım mücadelesi verildi. Büyük Taarruz’la düşman orduları Anadolu’dan sökülüp atıldı. 30 Ağustos’ta zafer kazanıldı. Her zaferin ardında binlerce kahramanın fedakârlığı, her karış toprağın altında bir şehidin hatırası vardı.
Ama Mustafa Kemal Paşa biliyordu ki askerî zafer, tek başına yeterli değildi. Asıl mesele, kazanılan bağımsızlığı sağlam temeller üzerine kurmak, milletin egemenliğini sonsuza dek güvence altına almaktı.
Saltanat kaldırılmış, işgal sona ermiş, bağımsız Türkiye’nin temelleri atılmıştı. Fakat devletin yönetim biçiminin açıkça belirlenmesi gerekiyordu. Ekim 1923’te yaşanan hükûmet bunalımı, bu meselenin çözümünü daha da acil hâle getirmişti.
Ve takvimler 28 Ekim 1923’ü gösteriyordu.
Çankaya Köşkü’nde bir akşam yemeği vardı. Masanın etrafında, Kurtuluş Savaşı’nın zorlu günlerini birlikte yaşamış, aynı idealler uğruna mücadele etmiş arkadaşları oturuyordu. Belki o masadakiler, yıllardır süren mücadelenin yorgunluğunu taşıyorlardı. Belki gözlerinin önünden cepheler, kaybedilen arkadaşlar, çekilen sıkıntılar geçiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde ise bir milletin geleceği vardı.
O, geçmişin acılarını biliyordu. Anadolu’da açlıkla mücadele eden insanları, cepheye evladını gönderen anneleri, bağımsızlık için canını veren kahramanları düşünüyordu. Kazanılan zaferin, milletin iradesiyle taçlandırılması gerektiğini biliyordu.
Ve o tarihî akşam, sözü aldı.
Belki de yıllardır yüreğinde büyüttüğü büyük hayali, artık gerçekleşme vakti gelmişti.
“Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!”

İşte bu söz, bir milletin geleceğine açılan kapının müjdesiydi!
Ne kadar kısa bir cümleydi… Ama içinde koca bir milletin tarihi vardı. İçinde Sakarya’nın direnişi, Dumlupınar’ın zaferi, İnönü’nün kararlılığı, cephede şehit düşen Mehmetçiklerin son nefesi vardı. İçinde anaların gözyaşı, çocukların umudu, özgür yaşamak isteyen bir milletin sarsılmaz iradesi vardı.
O söz, yalnızca bir devletin yönetim biçimini ilan etmek değildi. O söz; “Bu vatanın sahibi millettir, bu millet kendi geleceğini kendi belirleyecektir!” demekti.
O gece, herkes dağıldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa çalışmaya devam etti. Anayasa değişikliğinin taslağı hazırlandı. Saatler ilerledi, gece derinleşti fakat Cumhuriyet’in doğuşuna giden hazırlıklar sürdü. Ankara’nın o gecedeki sessizliği, ertesi gün tarihe geçecek büyük bir kararın habercisiydi.
Acaba Mustafa Kemal Paşa o gece neler hissediyordu?
Onun iç dünyasını bütün ayrıntılarıyla bilemeyiz. Ancak verdiği mücadeleye, aldığı kararlara ve milletine duyduğu güvene baktığımızda, o gecenin büyük bir sorumluluk, kararlılık ve umut taşıdığını anlayabiliriz. Çünkü o, yalnızca bugünü düşünmüyordu. Henüz doğmamış çocukları, okula gidecek kızları ve erkekleri, bilimle yükselecek gençleri, özgürce düşünecek nesilleri düşünüyordu.
O, Cumhuriyet’i bir kişinin değil, bir milletin geleceği olarak görüyordu.
Ve sabah oldu… 29 Ekim 1923!
Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı. Görüşmeler yapıldı. Anayasa değişikliği kabul edildi ve saatler 18.00’i gösterdiğinde Türk milletinin tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biri gerçekleşti:
Türkiye Devleti’nin Hükûmet Şekli Cumhuriyettir!
Cumhuriyet ilan edilmişti!
Ardından Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Artık milletin egemenliği, devletin yönetim biçiminde açıkça ifadesini bulmuştu.

Düşünelim… O gün cephede savaşan bir asker, yıllar sonra özgür bir vatanın bayrağı altında yaşanacağını bilseydi neler hissederdi? Evladını vatan uğruna toprağa veren bir anne, onun fedakârlığının bağımsız bir ülkenin geleceğine dönüşeceğini görseydi nasıl gururlanırdı? Yoksulluk içinde yaşayan bir çocuk, bir gün bu ülkede okuyabileceğini, hayallerinin peşinden gidebileceğini bilseydi gözleri nasıl parlardı?
İşte Cumhuriyet, bütün bu umutların adıydı!
Cumhuriyet, bir çocuğun korkmadan hayal kurabilmesiydi. Bir gencin bilimle, sanatla, akılla ve bilgiyle yükselebilmesiydi. Kadınların toplumun her alanında hak ettikleri yeri alabilmesiydi. Hiç kimsenin doğduğu aile, sahip olduğu imkânlar ya da toplumsal konumu yüzünden geleceğinden umudunu kesmemesiydi.
Cumhuriyet, bize bırakılmış bir mirastan çok daha fazlasıydı: Korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara onurla aktarılması gereken büyük bir emanetti.
Bugün bizler, 29 Ekim sabahının aydınlığında dalgalanan ay yıldızlı bayrağımıza baktığımızda yalnızca bir bayrak görmüyoruz. O bayrağın altında verilen mücadeleyi, dökülen kanları, çekilen acıları ve hiçbir zaman tükenmeyen umudu görüyoruz.
Ve biliyoruz ki Cumhuriyet, kendiliğinden kazanılmadı. Onu bize, bağımsızlığı karakteri olarak benimsemiş bir millet ve o milletin içinden çıkan büyük bir önder armağan etti.
Ey büyük Atatürk!
Sen, en umutsuz günlerde milletine inandın. Yokluk içinde bir ordunun, yorgun bir milletin ve işgal altındaki bir vatanın yeniden ayağa kalkabileceğine inandın. Senin inancın, milyonların cesareti oldu. Senin kararlılığın, bağımsızlığımızın yolunu açtı.
Senin o gece söylediğin birkaç kelime, bugün hâlâ yüreğimizde yankılanıyor:
“Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!”
Aradan yıllar geçti. O sofradaki insanlar, o gecenin karanlığı ve o günün heyecanı tarihe karıştı. Ama senin milletine duyduğun güven, Cumhuriyet’e olan inancın ve bağımsızlık aşkın yaşamaya devam ediyor.
Bizler, bu emaneti yalnızca kutlamakla yetinmeyeceğiz. Onu aklımızla, bilgimizle, çalışkanlığımızla ve birbirimize duyduğumuz saygıyla yaşatacağız. Çünkü Cumhuriyet’i korumanın en güçlü yolu, onun değerlerine sahip çıkmak ve ülkemizi her alanda ileriye taşımaktır.
Bugün bir kez daha söz veriyoruz: Bu vatanın bağımsızlığına, milletimizin egemenliğine ve Cumhuriyetimizin aydınlık geleceğine sahip çıkacağız.
Çünkü biliyoruz ki Cumhuriyet, geçmişimizin şerefi, bugünümüzün güvencesi ve yarınlarımızın umududur.
Ve ne zaman 29 Ekim gelse, kalbimizde aynı gurur, gözlerimizde aynı umut, dilimizde aynı minnetle haykıracağız:
Yaşasın Cumhuriyet!
Yaşasın, bağımsızlığımızın mimarı Gazi Mustafa Kemal Atatürk!
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!