Denize Balık Verin
“Can verir, cânân alırız.”
Son yüzyıl Türk edebiyatının önemli isimlerinden Mustafa Kutlu, “Yoksulluk İçimizde” adlı hikâyesinde büyük mütefekkir ve bilim adamı Atâullah İskenderî’nin Hikem-i Atâiyye adlı eserinden aldığı ilhamla şu cümleleri aktarır okuyucuya: “Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun? İşte senin için en hayırlı vakit…”
Ve şunları da ekler: “Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir…”
…
Modern toplum düzeninin biçimlendirdiği insan, yalnızlık, mutsuzluk, tatminsizlik gibi çok büyük hastalıklar içinde çırpınıyor. Hasta, çünkü insanın, insan olmanın özüne aykırı bir hayat yaşıyor. Eski insanlardan daha uzun yaşam süresine ve onlardan daha fazla bilgiye sahip. Önceki toplumlardan çok daha fazla üretim ve harcama / tüketim yapabilme imkânı var. Ve gelmiş geçmiş toplumların en mutsuzu…
Her şeyin hızla aktığı bu dünyada, insan da o akıntıya kapılıp, bir yere varmayan uzun menzillere savruluyor. Tarihin hiçbir döneminde dünya nüfusu bu kadar kalabalık olmamış ve insan hiçbir dönemde kendini bu kadar yalnız ve kimsesiz hissetmemişti.
…
Herkes sevilmek istiyor ve sevmekten korkuyor. Korkuyor, kalp kırıklıklarından, düş kırıklıklarından… Herkes güvenmek istiyor ve güvenmekten korkuyor. Korkuyor umut etmekten, umutlarının hüsrana dönüşmesinden.
Öyle ki bir şey istemek bile istemiyor hiç kimse.
Oğuz Atay ünlü romanı “Tutunamayanlar”da modern insanın paradoksunu şu cümlelerle dile getiriyor: “Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün bir duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”
İnsan iç dünyasını reel dünyayla akort edemeyince, umutsuzca başka çırpınışlarda mutluluk aramaya yelteniyor. Bunun için sosyal medyada en olmadık görüntüler sergileyerek beğeni kovalıyor, AVM’lerde yalnızlığını unutmaya, sanal veya gerçek tüketim mecralarından bir şeyler satın alarak mutlu olmaya çabalıyor.
Ama olmuyor, ne yapsanız olmuyor. Manevi problemlerimizin çözümünü maddede – satın almalarda, ilaç şişelerinde, gösterişli tatil mekânlarında…- bulamayacağız.
…
Oysa çözüm çok basit. Bizi almaya şartlandıran modern dünyanın / kapitalizmin çarklarını tersine çevirmeliyiz. Bizi hasta eden şey; almak, yığmak, biriktirmek… Aldıkça, topladıkça, yedikçe ağırlaşıyoruz. Almanın, satın almanın bizi güçlü ve özgür kıldığı yanılgısından, o kafadan çıkmalıyız. Verdikçe özgürleşir, paylaştıkça hafifleriz. Bu eylem insanın doğasına uygun, nefsin yapısına aykırıdır. Ve yukarıda belirtildiği gibi, nefsimize ağır gelen şeyi yapmak bizi feraha erdirir.
Vermek dedimse, öyle hayır kurumlarına bağış yapmak, giysi toplama kutularına -çöp atar gibi- eskilerimizi yığmak değil. Bizzat muhatabımızın gözlerine bakarak, onun sevincinden mutluluk devşirerek vermeliyiz. Verdiğimiz kişinin ihtiyacının olup olmaması hiç önemli değil, bizim vermeye ihtiyacımız var. Ne verdiğimizin hiçbir önemi yok, vermenin, diğerkâm olmamızın anlamı var.
…
Mesela, şu an, şimdi başlayabilirsiniz.
Hiç tanımadığınız birisine selam verin, en yakınınızdaki kişiye cebinizdeki şekerden verin mesela. Bir çocuğa oyuncak verin, bir kediye su verin, bir hastaya umut verin. Bir mutsuza güzel bir haber verin mesela.
Birisine hiç nedeni yokken bir tebessüm verin, trafikte birine yol verin, ayakta duran birine oturacak bir yer verin. Size kimlik soran polise çikolata verin, bir öğrenciye harçlık verin, çeyiz dizme telaşındaki kıza bir çay bardağı takımı, aç görünen birine bir bisküvi, bir yorguna huzur, mendil satan çocuğa bir simit, karşıdan karşıya geçen yayaya destek verin mesela.
İsterse saçma olsun, denize balık verin…
…
İnsanların kendine sakladığı, istiflediği, stokladığı şeylerin, yaşarken başına ne belalar açtığını, ölümlerinden sonra bile hoyrat mirasçılar tarafından yağmalanarak başka birçok eleme sebep olduğunu hepimiz biliyoruz. İnsanın başkalarına verdiklerinin onun kazancı olduğuna, verdikçe çoğaldığına da birçok defa şahit oldum.
Deneyin, siz de anlayacaksınız.
Verdikçe hayatınızın, kalbinizin ne kadar bereketlendiğini göreceksiniz. Verdikçe hafifleyecek, huzur bulacaksınız. Ve huzur, mutluluktan daha az değerli değil, göreceksiniz.
…
Almaya şartlanmış aklınıza boş verin.
İlla alacaksanız, gönül alın.
Sabah uyanır uyanmaz bu gün hangi gün diye içimden geçirdim. Sebebi nedir diye size sorsam hocam emin olun bilemeyeceksiniz. Samimiyetimle söylüyorum Ömer beyin yazısı Cumartesi değil miydi neden dün göndermedi ki dedim içimden. Siz linki gönderince ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Bir çırpıda okudum. Sizin yazdıklarınız sıradan değil, içinde psikolojik tahliller barındıran harika yazılar. Ve dahası içinde literatüre katkıda bulunduğunuz yeni buluşlarınız var. Teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Saygılarımla. (bu arada sizin şarkılarınızla uğraşmaktaydım yazınızın linki geldiğinde bırakıp hemen okumaya koyuldum:0:)