Dilara İle Clara

Fransızca… Fransızcanın her lâkırdısı güzeldir…
Bizimki gibi kaba değildir.
Recaizade Mahmut EKREM / Araba Sevdası

İki genç kız üzerinden tasavvur ediyorum yüzlerce yıllık toplum hayatımızı, dünya algımızı.

İki genç kız: biri olduğumuz, diğeri olmak istediğimiz. İkisi de ayrı dünyaların insanı; iki muhayyel karakter, birinin adı Dilara, diğeri Clara…

Dilara Farsça kökenli bir isim. Bize has, yani dünyanın merkezine göre, doğuya, doğu kültürüne ait bir isim. –Dünyanın merkezi bizim zihin haritamızda uzun yıllardan beridir Avrupa’ya tekabül eder.– Dilara gönül alan, gönlü okşayan, gönlü süsleyen anlamlarına gelir. Gönül demişken, batı dillerinde gönül anlamına gelen bir ifade yok. Heart (kalp) bu anlamı karşılamaz. Ve gönül öyle yüce bir kavramdır ki hangi kelimeyle birleşse, onu da yüceltir. Mesela alçak kelimesinin yanına bile gelse, alçak gönüllü kavramını oluşturur ki bu da yüce bir değerdir.

Clara Latince kökenli bir isim. Germen dillerinde Klara biçimindedir. Parlak, aydınlık, mücella, anlı şanlı gibi anlamlara gelir. Gönülle ya da alçak gönüllülükle ilgisi yok yani.

Dünyaya geleneksel açıdan baktığımızda şunları görürdük bir zamanlar…

Dünyanın doğusu ve batısı birbirine zıt kavramlarla dengededir. Zıt değerlerle kendini ifade eder.

Doğuda küçüklük ve sabır, batıda büyüklük ve hız esastır. Minyatür doğuya, gökdelen batıya ait değerlerdir. Keza batıya ait Olimpiyat Oyunları’nın klasik sloganı, (Plus fort, plus vite, plus haut) daha güçlü, daha hızlı, daha yüksektir. Batıdaki güç, hız ve yükseklik, doğu kültüründe yerini zamana yayılmış emek, sabır ve esnekliğe bırakır. Batı, disiplin ve standart kavramları temelinde yükselir ki bu da seri üretimin, dolayısıyla ve giderek kapitalizmin ruhunu teşkil eder. Doğuda aynı tornadan çıkma eserler değil, sanat, sanatçının şahsiyeti ve haysiyeti ön plandadır. Doğu kültürü disiplinle değil irşat ile, öz denetim ile bireysel kozasını örerek olgunlaşan ruhu yüceltir; disiplin cenderesinden azade, özgür ve özgün karakterleri inşa eder.

Barutu bulan Çinliler, doğulular, buluşlarını -havai fişek gibi – eğlence sektöründe -yani insanları yaşatmak- amacıyla kullanmışlardı. Batılılar aynı buluşu, barutu, tahakküm etmek, soykırım ve sömürü -yani insanları öldürmek- faaliyetine malzeme yaptılar.

Son yüzyıl, batının silah sanayiinin ve propagandanın gücüyle üstünlük kurduğu doğuyu aşağılık kompleksine sürüklediği, başat hayat algısını bayat tüketim kültürüne evirdiği, giderek ortak/melez bir kültür bataklığına çektiği, doğuyu batıya benzeterek, insanları ve toplumları herkesleştirdiği bir zaman dilimi olarak yaşandı.

Batının gücü cazibe, çekim oluşturdu evet; ama bu güç bir girdabın gücü, merkezkaç kuvveti.

Ve bu güç insanlığa hiçbir güzellik getirmedi; bu girdap bataklığa çekti.

Biçimi, şekli, görünüşü, görüntüyü parlatırken, ruhu, kalbi, gönlü, karakteri körleştirdi.

Aşkın yerini sevgililer günü aldı.

Tanzimat’tan beridir pusulamız olan batı, bizi hep fırtınalı denizlere, kendimizin açıklarına savurdu. Kargadan kılavuzun bizi götüreceği yol başından belliydi oysa.

Propagandanın gücü adına! Biz kargayı şahin sandık…

Batı ve doğu, Clara ile Dilara, tercihe (!) mecbur bırakıldığımız hayatın hazin sembolleridir.

Clara’ya yönelir, Dilara’yı reddederiz. Clara’yı yüceltir, Dilara’yı küçümseriz.

Clara batılıdır, batıdandır ve başımızın tacıdır. Batıda eğitim görmek, her Türk vatandaşı için iyi bir CV demektir.

Dilara bizdendir, yerlidir ve bu yüzden önemsizdir.

Clara risotto’dur, parmesan peyniridir, kruvasandır, “Oh my God”dır, “woow bi şey”dir,

Dilara otlu peynirdir, ıspanak böreğidir, lokma tatlısıdır, “eh işte”dir.

Clara tenis oynar, gym’lerde boy gösterir, beyaz tenlidir, saçları -Donald Trump gibi sıhhatli çocuk kakası renginde-sapsarıdır, üstenci kahkahaları vardır.

Dilara’nın esmer teni, simsiyah saçları, uzun kirpikleri ve tebessümü, gizlemeye çalıştığı gözyaşları vardır.

Klara plaza’dır, tower’dır, rezidans’tır. Dilara müstakil evdir, cümle içinde kullanmaya değmez.

Türkiye topraklarının sadece yüzde üçü Avrupa’dadır; buna rağmen kendimizi Avrupalı olarak adlandırmaya can atarız.

Toplumumuzdaki batılı gibi olma ve bu yoldan üstün görünme çabası içinde kendi öz benliğini yitiren, başkası olamayan ama sonuçta kendisi olarak da kalamayan insanların trajikomik hikâyesini bundan yüz küsur yıl önce Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası adlı romanında anlatmıştı zaten, sözü uzatmaya gerek yok.

“Altı hayhaylı”, “üstü vayvaylı”, “altı kaval üstü şeşhane” bu hayat algımız, birbiriyle çelişik ve çapraşık, arzusu Clara, kaderi Dilara değer yargılarımız… İçinde bulunduğumuz kaosun temeli.

Bu ruh-beden çelişkisi içinde iflah olamayız.

Böyle gidersek adam olmayız. Duralım, kendimizi dinleyelim; böyle gitmez, böyle gitmeyelim.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.